İçeriğe geç

2. Abdülhamid Han’ın Tek Kişilik Savaşı

    Osmanlı’nın en zor döneminde tahta geçen Sultan II. Abdülhamid Han, Batılı devletler, Ermeni komitecileri, Mason Locaları gibi düşmanlarla mücadele ederken belki de en çok iç muhalefet olarak öne çıkan Jön Türklerle uğraşmıştı. Tek davaları Sultan’ı tahttan indirmek ve yerine kukla olarak kullanabilecekleri V. Murad’ı getirmek olan Jön Türkler kelimenin tam anlamı ile Batıcı idiler. Devletin dininin İslâm olmasına, şer’î hukukun esas alınmasına karşıydılar. Hareketin kurucu kadroları tescilli masonlardı. Bazıları ateist, pozitivist ve dönme, bazıları da azınlıklardan gelme gayrimüslimlerdi. Osmanlı’yı devlet ve toplum olarak Batılılaştırmak en büyük amaçlarıydı. Bu amacın önündeki tek engel ise o gün için Padişah görünüyordu. Bu yüzden hedefte daima II. Abdülhamid vardı.

    Jön Türk hareketinin yerli bir hareket gibi görünmesine rağmen hayli güçlü dış bağlantıları olduğunu biliyoruz. Özellikle Osmanlı’da casusluk faaliyetleri yürüten İngiliz ajanlarla. Bu konuda öne çıkan yabancı simalar kimlerdir?

    İngiltere ve casusluk dendiği zaman hepimizin aklına ilk olarak “Arabistanlı” Lawrence gelir. Aslında o dönemde İngilizlerin çok daha tehlikeli ve başarılı ajanları vardır. Fakat Lawrence popüler bir isimdir ve belki de onun bu kadar şöhret kazanmasını bizzat İngiliz derin devleti istemiş olabilir. Çünkü yaşarken de öldükten sonra da perde arkasında kalmaya devam eden bazı isimler sır gibi saklanmaya devam ediyor.

    Gözden kaçırılan bu isimlerden birisi hiç kuşkusuz Wilfrid S. Blunt’tır. Lawrence’in “kâhin” olarak tanımladığı bu sıra dışı İngiliz, bütün hayatını Osmanlı’yı Arap coğrafyasından atmaya ve İslâm’da reform yapmaya adamış üst düzey bir casustu. Bugün Türkiye’de İslâm modernizmini savunan akl-ı evvellerin önder olarak kabul ettikleri Cemaleddin Afganî ve Muhammed Abduh gibi isimlerle dostluğu olan Blunt, onlar aracılığıyla İslâm’ı içeriden dönüştürüp zayıflatmaya çalışmış biri olması bakımından da son derece dikkate değer bir kişiliktir. Blunt, Mısır’da ayaklanmaları destekleyen Muhammed Abduh ve Cemaleddin Afganî’nin Paris’te kurdukları “Urvat’ül Vüskâ” isimli gizli bir örgütün ihtilalci dergisini destekledi. Bunların amaçları, Türkler tarafından yönetilen Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Arap bir halife tarafından yönetilen, bağımsız Müslüman ülkelerin oluşturduğu bir İslâm federasyonu ya da konfederasyonu oluşturmaktı.

    Bir Katolik tarikatı olan Cizvitlere hizmet eden, ünlü İngiliz devlet adamı Churchill’in yakın dostu olan Blunt’ın özgeçmişine baktığımızda ilginç özelliklerini görürüz. Mesela Mısırlı, Hintli ve İrlandalı ulusalcıların ve Sultan Abdülhamid Han’ı tahttan indirmeye çalışan Jön Türklerin yakın dostudur. Mısır’ı Osmanlı’dan koparan güruh içerisinde en önemli rolü oynayan da yine ondan başkası değildir. Çökmeye başlayan bir imparatorluğu otuz üç sene ayakta tutan Sultan Abdülhamid Han’ı da en büyük düşmanı olarak görüyordu.

    Wilfrid Blunt’ın ısrarla Sultan II. Abdülhamid Han ile görüşmek istediği yazılır. Bu doğru mudur, neden görüşmek istiyordu?

    Doğru. İstanbul seyahatlerinde Sultan ile görüşmek için çaba harcamıştı. Hatta bu görüşmenin gerçekleşmesi için İngiltere’den İstanbul’a gelirken Türk dostu olarak bilinen Lord Stenley’den, üst düzey mason olan Ahmed Vefik Paşa ve Tunuslu Hayreddin Paşa’ya verilmek üzere takdim mektupları almıştı. İstanbul seyahatinin ve şehirde iletişime geçtiği kişilerle temas kurmasının ana amacı Sultan II. Abdülhamid ile görüşmek ve onu İslâm’da reform için ikna etmekti. Bu nedenle Tunuslu Hayreddin Paşa ve Ahmed Vefik Paşa ile yaptığı görüşmelerde Sultan hakkında malumat topluyordu. Burada Blunt’ın yapmaya çalıştığı şey aslında düşmanını tanımaktan başka bir şey değildi. O nedenle tanıştığı, görüştüğü kişilerden Sultan’ın karakteri, kişiliği hakkında malumat toplamaya çalışıyordu.

    Blunt’ın görüştüğü kişiler Sultan Abdülhamid Han hakkında neler söylediler?

    Bu görüşmelerin muhtevasını Blunt’ın yazdıklarından öğreniyoruz. Tunuslu Hayreddin Paşa ile aralarında geçen konuşmalara bakarsak, Paşa’nın Sultan hakkında müspet şeyler söylediğini görürüz. Hatta Blunt, Mısır meselesinde İngiltere’nin rolü ve Mısır’ın geleceği hakkında konuşurlarken Sultan’ın bu kadar iyi biri olmasına rağmen Avrupa’da işlerin neden Osmanlı’nın istediği gibi gitmediğini sorar. Paşa bu soruya cevap vermez, Ahmed Vefik Paşa’ya gitmesini söyler. Kendisinin artık emekli olduğunu ve devlet işlerini Ahmed Vefik Paşa’nın daha iyi bildiğini belirtir. Bu arada İslâm’da reform meselesinde de onlarla aynı fikirde olmadığını, mevcut anlayışı benimsediğini anlatır.

    Robert Kolej’in kurulması için kendi arsasını Cizvitlere veren Ahmed Vefik Paşa ise, Padişah hakkında hayli olumsuz konuşur ve Blunt’a uyarılarda bulunur. Sultan için “beş para etmez” diye Paşa, Hayreddin Paşa’nın Sultan’ın verdiği her türlü pis işi yaptığını ve bu sayede zengin olduğunu söyler. Ancak bu “pis iş” dediği şeylerin ne olduğunu açmaz. Daha önce Sultan hakkında aldığı bilgilere göre onun iyi bir insan olduğunu belirten Blunt’a bunlara inanmamasını, Sultan’ın zavallı ve deli biri olduğunu, dört bin kişilik casus ordusu bulunduğunu söyler. Paşaya göre Abdülhamid Han, karşılaştığı herkesten daha zeki ve kurnazdır. Para biriktirmeyi sever ve itimat edilmemesi gereken bir kişidir.

    Blunt, Saray çevresinden başkalarıyla da görüşür ve genelde Sultan’ın iyi niyetli bir insan olduğu; Müslümanları, ülkesini ve halifeliği korumaya çalıştığını öğrenir. İyi bir karaktere sahip olduğu, Ahmed Vefik Paşa’nın dediği gibi para delisi olmadığını, aksine parayı kullanmayı tercih ettiğini de öğrenir. Yıldız Camii’ne Cuma namazı için giden Sultan’ı kısa da olsa uzaktan gören Blunt’ın izlenimleri de olumludur. Sultan’ı kısa boylu ve zayıf bulmuştur ama olduğundan daha uzun göründüğünü belirtir. Ona göre siyah gözleri, sakalı ve kaşlarıyla Sultan’ın yüzü de güzeldir. Sonuç olarak bütün bu özellikleriyle Sultan asil bir kişiliktir.

    Bir de Ermeni Patriği’nin anlattıkları var…

    Evet. Blunt, Ermeni Katolik Patriği ile de görüşür ve ondan da Sultan’ı dinler. Bu görüşme konusunda şaşkınlığını gizlemez, çünkü o ana kadar kendisine Sultan hakkında en olumlu konuşan kişi Patrik’tir. Patrik o güne kadar dört sultan tanıdığını ve bunların arasında açık ara en iyisinin Sultan Abdülhamid olduğunu söyler. Patrik’e göre iyi bir insan olan Sultan, memleketinin faydası için çalışan, çok zeki bir kişiliktir. Hiçbir kötü huyunun olmadığını, içki ve kumar gibi kötülüklere kesinlikle bulaşmadığını, eğlence ile meşgul olmadığını ve çok tutumlu olduğunu da ilave eder.

    Peki, Katolik bir Ermeni Patriği bu bilgilere nereden ve nasıl ulaşıyor olabilir? Sultan’ın muhasebecisi de Katolik bir Ermeni’dir ve Patrik bu bilgileri bizzat birinci ağızdan öğrenmiştir. Sonuç olarak Sultan’ın iyi ama etrafının kötü olduğunu söyleyen Patrik, bu nedenle kimseye itimat etmediğini de belirtir.

    Aynı dönemde Jön Türkler Sultan için nasıl şahitliklerde bulunuyor? Batı kamuoyuna son derece olumsuz yansıttıkları doğru mu?

    Doğrudan öte eksik! Jön Türkler, Sultan Abdülhamid Han’ı Meşrutî yönetimin yani parlamenter sistemin önündeki en büyük engel olarak gördükleri için onu tahttan indirmek istiyorlardı. Bu nedenle de onu “kan dökücü, zalim, istibdatçı, baskıcı, müsrif, şeriat aleyhtarı” gibi aslı olmayan suçlamalarla halkın gözünden düşürmeye çalışıyorlardı. Bu konuda özellikle Paris ve Cenevre’de çıkardıkları dergi ve gazetelerde iftiraya dayalı yazılar yazıyorlardı. Hatta ilginçtir, dergi ya da gazetelerine Sultan’ın resmini koyacakları zaman özellikle kötü, çirkin resimleri seçiyorlardı. Bir nevi psikolojik savaş veriyorlar ve bu arada da basının algı gücünü kullanmaya çalışıyorlardı.

    Sultan’a karşı müthiş kinleri vardı Jön Türklerin. Bu kin öyle kontrolden çıkmıştı ki Sultan’ın kişilik özelliklerini de aşıp, dış görünüşüyle ilgili alay eden karikatürler çizdirmeye kadar vardı. Özellikle kemerli bir burnu olan Abdülhamid Han’la dalga geçmek için burnu üzerinden karikatürler yayınlıyorlardı. Sultan’ın yedi düvele karşı savaşması, içeriden ve dışarıdan maruz kaldığı ihanetlere rağmen direncinin kırılmaması Jön Türkleri öyle bir noktaya getirdi ki, içerideki bir grup askerî darbe yapmayı teklif etti. Bu da başarılı olamayınca suikast ile Sultan’ı ortadan kaldırmaktan başka çarelerinin olmadığını düşündüler. Ancak aralarından bir grup bu düşünceye karşıydı. O nedenle bağımsız Ermenistan hayali kuran ve bunun önünde en büyük engel olarak görülen Sultan Abdülhamid Han’a suikasta gönüllü olan Ermeni komitacılarına her türlü desteği sağlamaktan çekinmediler.

    Sultan II. Abdülhamid Han neden bu kadar düşman kazanmış olabilir?

    Zaten asıl sorulması gereken soru da budur. Kim ya da kimler yerine en önce “Neden?” diye sormamız gerekiyor. Öncelikle Sultan’ın tahta çıktığı dönemdeki Osmanlı’nın Devlet profiline bakmak lazım. Ortada ekonomik olarak çökmüş ve neredeyse yıkılmak üzere bir imparatorluk var. Kendisinden önce padişah olan amcası Sultan Abdülaziz bir ihanet şebekesinin organize ettiği darbeyle katledilmiş. Onun zamanında devlet içindeki Meşrutiyet yanlıları bazı haklar elde etmiştiler ve fazlasının verilmesini istiyorlar. Oysa içeride ve dışarıda yaşanan büyük gaileler parlamenter çok sesliliği değil, akıllı ve kararlı bir yönetimi gerekli kılıyor.

    İşte Abdülhamid Han böyle bir ortamda sözüm ona özgürlük, eşitlik ve kardeşlik bayrağı açan Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Prens Sabahattin, Mason Locası Üstadı Cleanti Scalieri, bir başka Mason üstadı Emanuel Karasso, Haham Haim Nahum, Doktor Nazım, Ahmed Rıza, Rıza Tevfik, Abdullah Cevdet, Mizancı Murad, Ali Suavi, Manyasizade Refik Bey ve daha niceleriyle tek başına mücadele ediyordu. Bu isimlerin yanında Jön Türkler, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Mason Locaları, Ermeni komitacıları, Siyonistler, Reformistler, İngiliz ve Fransız ajanları gibi farklı gruplarla da savaşıyordu.

    Bu kadar farklı isim ve örgütle tek başına mücadele eden Sultan’ın yükü doğal olarak omuzlarını çökertmeye başlamıştı. Yanında becerikli ve güvenilir devlet adamı sayısı çok az, hainlerin ya da ham hayal peşinde koşanların sayısı ise çok fazlaydı. Kısacası Sultan II. Abdülhamid Han her taraftan hainlerle ve düşmanlarla çevrilmiş, yalnız bir liderdi. Devletin gücünü göstermek için öncelikle ekonomisini düzeltmeye çabalarken bir taraftan parlamenter sistem isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti, bir tarafta Filistin’de devlet kurmak isteyen Siyonistler, diğer tarafta ise bağımsızlık hayaliyle Batı dünyasının oyuncağı olan ve terörün her türlüsüne bulaşan Ermeni komitacılar Sultan’ı devirmek için her türlü yalan, iftira ve teröre başvuruyorlardı.

    Jön Türklerin ona karşı Siyonistlerle iş birliği yaptığı iddiaları doğru mu?

    Öncelikle Jön Türkler hareketinin “daha fazla özgürlük” sloganıyla hareket etmesine aldanmamak lazım, bu söylem bir maskeden ibaret. Hareketin kurucuları ateist ve dönme isimlerden oluşuyordu. Onların istedikleri devlet anlayışındaki değişiklikler devletin temel kaidelerinin sökülmesi, tamamen Batıcı bir anlayışın hâkim kılınması, İslâm hukukunun kaldırılması idi. Hareketin lideri olan Ahmet Rıza ve en önemli ismi sayılan Doktor Nazım, Batı medeniyetini ulaşılması gereken bir hedef olarak görüyordu. Önlerindeki en büyük engel de İslâm’ı, Müslümanları, devleti hayatı pahasına savunan II. Abdülhamid Han’dı. Jön Türkler bu noktada başarıya ulaşabilmek için hem Siyonistlerle hem Ermeni komitacılarıyla hem Mason Localarıyla iş birliği yaptılar. Zaten cemiyetin kurucu kadrosunda masonlar, dönmeler ve Siyonistler vardı. İngiltere ve Fransa bu cemiyete sınırsız maddi ve manevi destek sağladı. Sultan’ın tahttan uzaklaştırılması bu açıdan bakıldığında herkes için gerekli bir durumdu. Siyonist lider Theodor Herzl, Filistin’de bir Yahudi devleti için Sultan’a birkaç defa müracaat etmiş, ancak “Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yaptırmam!” cevabını almıştı. Siyonistler, bir Yahudi devleti kurulması fikrine karşı net tavrı nedeniyle en büyük engel gördükleri Sultan’ı kesin olarak saf dışı bırakmaya karar vermişlerdi.

    Bu “saf dışı bırakma” kararının eylem kısmı nasıl uygulandı?

    Öncelikle Siyonistlerin ve Yahudi para babalarının en güçlü oldukları mecra, yani dünya basını kullanıldı. Sultan Abdülhamid hakkında Avrupa basınında müthiş bir karalama kampanyası başlatıldı. Avrupa’nın en önemli gazete ve dergileri devamlı Sultan’dan “kan dökücü, zalim, kızıl sultan, Ermeni katili” diye bahsetmeye başladı. Fakat II. Abdülhamid Han gibi güçlü ve karizmatik bir lider sadece kara propaganda ve basın yoluyla devrilemezdi. Bu daha önce denenmiş ve başarısız olmuş bir yöntemdi. Siyonistler de bunu gayet iyi biliyorlardı. O yüzden iç muhalefette en güçlü ve en sağlam gördükleri grupla iş birliği yapmanın şart olduğunu anladılar. Dünya Yahudi cemaati liderleri 1860’dan beri Jön Türk hareketiyle temastaydılar. Hareketi hem destekliyor hem de içerideki ajanları sayesinde yakından tanıyorlardı. Siyonistlerin de desteğini alan hareket onlar gibi strateji kurmaya başladı. Kendilerine ait gazete ve dergilerde Sultan hakkında aynı minvalde yazılar yazdılar. Bu gazete ve dergileri gizlice İstanbul’a soktular, şehrin caddelerine afişler astılar.

    Theodor Herzl ve Jön Türkler arasında doğrudan ilişki var mıydı?

    Theodor Herzl hem ilk Jön Türk hareketini hem de ikinci Jön Türk hareketini yakından takip ediyordu. Bu hareketin güçlendiğini gördüğü noktada da artık bu harekete kayıtsız kalmamak ve destek vermek gerektiğini açıkça söylüyordu. “Bir tek plandan başka çıkar yol kalmamıştır. Sultana karşı bir kampanya açmalı, bu iş için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurulmalıdır.” diyordu. Bu ifadelere bakıldığında Masonlarla, Ermeni komiteleriyle ve yabancı devletlerle olduğu gibi Siyonistlerle Jön Türklerin ortak bir amaç uğruna çalıştıkları yakıcı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.