Afet, kısaca “Çeşitli doğa olaylarının sebep olduğu yıkım” olarak tanımlansa da insanın fiziksel, sosyal, ekonomik ve olağandışı baş edilemeyen durumlar karşısındaki çaresizliğidir aslında. Bu olağandışılık, her birimizin alışık olduğu mevcut düzenden uzaklaşmayı, yıkımı, kayıp sonrası yaşanan tüm yas sürecini kapsamaktadır. Yaşadığımız afetin şokunu atlatmak sadece maddi bir süreci değil, uzun süreli manevi bir süreci de içermekte. Afet sonrası yaşanan psikolojik süreçleri uzmanlar “psikolojik şok süreci, tepki süreci, farkındalık süreci ve iyileşme süreci” olarak 4 ana bölümde değerlendirmektedir.
Afet Sonrasında Yaşanan Psikolojik Süreçler
“Psikolojik şok süreci” birincil olarak depremi yaşayan kişilerde fizyolojik tepkilere; odaklanamama, unutkanlık, katılaşma, halüsinasyon görme gibi reaksiyonlara dönüşebilmektedir. Bu süreç genellikle ilk 24 saat ve sonrasında gerçekleşmektedir. “Tepki süreci” 2 veya 6 gün sonrasında görülmektedir. Güvensizlik, kaygı, korku ve öfke dolu bir dönemdir. Bu dönemde fizyolojik olarak ise bulantı, çarpıntı, panik gibi tepkiler görülmektedir. “Farkındalık süreci” olaydan bir hafta sonra başlayan süreci kapsar. Yas sürecinin de başlangıcıdır, bu dönemde duygu yoğunluğu yaşanır. Kişide odaklanma zorluğu, içsel çatışmalar görülebilir. “İyileşme süreci” ise yaşanan afetten uzun bir zaman sonra, hayata uyum sağlamaya başlandığında ortaya çıkar. Yaşanan olaya karşı direnç azalır, yerini sakinlik, afetin hayatın bir parçası olduğu gerçeğinin kabulü alır. Bu süreçte kişilerde iyileşme ve geleceğe yönelik amaçlar belirleme hali görülür.
Çocukların Afete Karşı Tepkisi Nasıl Olur?
İlk bebeklik (0-3 yaş) ve oyun çağı (3-5 yaş) dediğimiz dönemlerde depremden doğrudan etkilenen çocuklarda uyku düzensizliği, tedirginlik, iştah kaybı, ağlama nöbetleri gibi olumsuz etkiler görülebilir. 3 yaş ve sonrasındaki oyun çağında ayrıca güvensizlik, kaybetme korkusu (anne-baba, eşya), kaygı, şaşkınlık, terk edilme korkusu gibi duygusal devinimler yaşanabilir. Bu yaşlardaki çocuklar oyunlarında depremi canlandırma, masal ya da öykülerinde sürekli anlatma, ısrarlı soru sorma ihtiyacı hissedip yaşadıkları olayı kabuslarında da görebilirler. Bu çağda yaşanan birincil ve ikincil derecede deprem korkusu; çocuklarda kekemelik, alt ıslatma, parmak emme, gece terörü (ağlama krizleri), hiperaktivite, hırçınlık gibi davranış bozukluklarına ve buna benzer sağlık problemlerine de dönüşebilmektedir.
6 ve 11 yaş aralığındaki okul çağı çocukları, afetler karşısında yetişkinlerin de aciz kaldığını algılayabilir, zayıf ve savunmasız olduklarını gördükleri için güven problemi yaşayabilirler. Güven kaybı sonucunda ebeveynlere karşı itaatsizlik, aşırı öfke ya da aşırı bağlanma gibi davranışlar gösterebilirler. Okula gitmek istememe, dikkat eksikliği, ailesini ve arkadaşlarını kaybetme korkusu, afetle karşılaşma korkusu gibi çeşitli duygu ve davranışlar gösterebilirler. Bunun yanı sıra uyku bozukluğu, iştah kaybı, vücut ağrıları, depresyon gibi rahatsızlıklar da bu yaş grubunda sıklıkla görülmektedir.
Ergenlik dönemine geldiğimizde ise yaşanan afetin etkileri; uyku bozuklukları, olaylardan uzaklaşmak için bağımlılık yapıcı bazı zararlı alışkanlıklara yönelme, kurtulmuş olmanın verdiği suçluluk hissi, kendine zarar verme eğilimleri, toplumdan uzaklaşma, özgüven eksikliği, yalnızlık ve depresyon şeklinde görülebilir.
Depremi Anlatmak Yerine Duygularını Anlamayı Seçin
Deprem bölgesinde olsun ya da olmasın, çocuklar büyük çapta yaşadığımız bu afetten etkilendiler. Sordukları sorularla da hala depremi anlamaya, yaşanan olayları algılamaya çalışıyorlar. Ebeveynler olarak onların sorularına cevap verirken öncelikle yaşlarına uygun konuşmaya dikkat etmeliyiz. Tüm sorularını cevaplarken önce soruların asıl sebebi olan “korku ve endişelerini” anlatmalarına, kendi duygularını yansıtabilmelerine izin vermeliyiz.
Özellikle oyun çağı dönemindeki çocukların sorularına yaşanan tedirginlik, belirsizlik ve endişeyi beslemeden karşılık vermeliyiz. “Deprem nedir?” dediğinde, bunun doğal ve beklenen bir tabiat olayı olduğunu, aşırı ayrıntı vermeden ama açıklayıcı cevaplarla anlatmalıyız. Örneğin yağmur, kar, gök gürültüsü gibi doğa olaylarından bahsederek söze başlayabiliriz. Gökyüzündeki yıldızları, üzerinde birçok katman olduğunu, gökyüzünde olduğu gibi yerin altında da böyle katmanlar bulunduğunu ve bunların hareketlerinden oluşan sarsıntıya “deprem” dendiğini anlatabiliriz. Bunun zaman zaman korkutucu olabileceğini de söyleyerek “Korktuğunu biliyorum, ben de yer sallandığında korkuyorum” gibi cümlelerle çocuğumuzun duygularını anlatmasını sağlayabiliriz. Bazı binaların sağlam olmadığından, insanların hatalarından dolayı yıkıldığından söz edebiliriz. Çocukların sorularını geçiştirmeden, samimi bir şekilde cevaplayarak endişelerini gidermeye özen göstermeliyiz. Özellikle soyut ifadeler yerine daha belirgin ve somut açıklamalarla korkularını anladığımızı ve bu korkunun normal olduğunu onlara hissettirmeliyiz.
Çocukların sezgileri ve hayal güçleri yetişkinlerden daha güçlü ama düşünce yapıları daha dolaysızdır. Bu sebeple yeni boşluklar değil, boşlukları tamamlayan cevapları ararlar. Endişelerini azaltabilmek adına ekran maruziyetine sınırlamalar getirebiliriz. Onları depremle ilgili haberlere (enkaz görüntülerine) çok maruz bırakmadan ama aşırı derecede korumacı, yasaklayıcı da olmadan hareket etmeliyiz. Bu afeti yaşayan depremzedelere karşı duyarsız kalamayacağımızı, bu durumun zor bir süreç olduğunu ama geçeceğini anlatabiliriz. Nasıl ki düştüğümüzde, hasta olduğumuzda yaralarımız tedavi edilerek zamanla iyileşiyorsa, bu korkularımızın da zamanla geçeceğini, iyileşmek için zamana ve tedbir almaya ihtiyacımızın olduğunu söyleyebiliriz. Depreme karşı uzmanların önerilerini birlikte araştırıp deprem çantası, ev içi tatbikat gibi hazırlıklar yaparak çocuklarımıza “birlikte güvendeyiz” mesajını verebiliriz. Deprem olduğunda polis, doktor, asker gibi birçok insanın görevli olduğunu, bunun yanı sıra birçok gönüllünün birbirine yardım etmek için yan yana olduğunu gösterip anlatabiliriz.
Ergenlik dönemindeki çocuklara ise duygularını ifade etmeleri konusunda ısrarcı olmamakla birlikte onları dinlemek için hazır olduğumuzu hissettirmeliyiz. “Büyüdün artık”, “Korkacak ne var?”, “Erkek adam ağlamaz” gibi söylemler; duygularının küçümsendiği ve anlaşılmadığı mesajını vermektedir. Özellikle dini söylemlerde dikkatli olunması gerekir. Çocukların dini konularda duygularını yansıtmasına izin verip ölümün de yaşamın bir parçası olduğunu, deprem ya da başka sebeplerden kayıplar yaşayabileceğimizi ancak insan olarak burada bize düşen görev ve sorumlulukları açıklayarak endişelerini gidermeye çalışmalıyız. Endişe ve korkusunu anladığımızı belirtip evladımıza sık sık sarılıp temas ederek yaşadığı kaybın acısını yaşamasına, izlediği ya da duyduğu acı olayları paylaşmasına, bağırmasına, ağlamasına izin vermeliyiz. “Ben böyle zamanlarda dua ettiğimde daha iyi hissediyorum, birlikte dua edelim istersen”, “Yardım etmek için neler yapabiliriz, birlikte bakalım mı?”, “Bir arada olduğumuz için mutluyum, Allah’a şükrediyorum” gibi cümlelerle hissettiklerimizi dile getirmek, çözüm ararken destekleyici olacaktır.
Hayata Umutla Tutunmak
Rivayetlere göre İbn-i Sina iki kafese aynı kilo ve cinste iki kuzu yerleştirir. İkisine de eşit yem verilir, eşit şartlar sağlanır. Ancak bir kuzunun yanındaki kafese kurt konur. Kurdun uzağındaki kuzu zaman içerisinde büyüyüp güçlenirken kurtla yan yana olan kuzu günden güne zayıflar. Büyümek yerine hastalanıp ölür. İbn-i Sina, bu deneyde “kuzunun aklına kurt düşürerek” ne olacağına bakar. Sonuçta stres ve korkunun, mevcut olumlu şartları bile görünmez hale getirebileceğini görür. Bizler de içimize sürekli kurt düşürerek, korkularımızla güçsüzleşebiliriz. Evlatlarımız da bizim tepkilerimizi, korkularımızı kopyalayıp sahiplenebilirler. Halbuki çocuklar doğaları gereği yetişkinler kadar karamsar değildirler. Onların umutlarına, neşelerine gölge düşüren çoğu zaman büyüklerin endişeleridir.
Uzmanlar böylesine büyük afetlerde yaşanan travma sonrası stres bozukluklarını, “benlik algısını güçlendirici” çalışmalarla tedavi etmektedir. Çocukların kendisini ifade etmesi, yardım isteyebilmesi, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilmesi gibi beceriler kazanması gerekir. Rutin hayata dönüş, travma sonrasında oldukça önemlidir. Çocuklar rutin hayata dair işlerin yapıldığını, eski düzene geçildiğini gördükçe daha güvende hareket ederler.
Dayanışma, yardımlaşma gibi kavramlar, çocuğa toplumun bir parçası olduğunu hissettirecektir. Ekranlardan gördüğü acı olaylara karşı sorumluluk aldığında faydalı olma duygusunu yaşayacaktır. Peygamber Efendimizin (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) “İnsanların en hayırlısı, (onların) insanlara en faydalı olanıdır” (Ali el-Muttaki, Kenzü’l-Ummal, nr. 43065) hadisi nispetince elimizden geleni yaptığımızda onlar da bizi örnek alacaktır. Afetin açtığı yaralar ne kadar büyük olsa da küçük ama samimi yardımlarla, iyiliğin hepimizi iyileştireceğine dair inancımızı pekiştirmeliyiz.