İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Çocuklarımızla Yüzleşmeye Cesaretimiz Var Mı?

Çocuklarımızla Yüzleşmeye Cesaretimiz Var Mı?

    Geçtiğimiz aylarda Ankara’daki bir özel okulda, öğretmenine saygısızca davranan bir öğrenciyle o anları kaydeden arkadaşının sosyal medya paylaşımı ekranlara yansımış ve tepkiye neden olmuştu. Olaya müdahale edilmiş olsa da bu tür videoların ilgi çekip tıklanacağını ve para kazandırabileceğini düşünen çocukların sayısı her geçen gün artıyor. Bu da dijital platformlarda benzer içeriklerin neden bu kadar yaygın ve popüler olduğunu ortaya koyuyor.

    Beğeni ve takipçi sayısını artırma amaçlı bu tür videoların üretici profilleri incelendiğinde; ahlaki değerlere dil uzatan, büyükleriyle alay eden, masum insanlara şiddet uygulayan, kendi hayatını tehlikeye atacak eylemlerde bulunan genç kullanıcıların çoğunlukta olduğu görülüyor. Tanınıp beğenilmek için her şeyi göze alan bu çocukların, eleştirilere kulak asmayıp yaptıkları işi “cesurca” bulmaları ve bununla övünmeleriyse durumun ne kadar vahim olduğunun kanıtı aslında. Bu da bizi “cesaret” kavramının ne olduğu ve olmadığı konusunda yeniden düşünmeye sevk ediyor.

    Reklam ve medya araçları yoluyla gençlere empoze edilen “cesaret” tanımını hatırlayalım. Her şeyin meşru sayıldığı, sınırsızlığın yüceltildiği bu düzlemde akla geleni filtresiz dile getirmek ve yaşamdaki tüm ihtimalleri denemeye açık olmak mecburi. Yanlış yapsa da yüzü kızarmayan, mahcup olmayan, zira iyi ve kötü arasındaki farkı bilmeyen bir nesil inşası için temel kural bu çünkü. Böylece edep ve saygınlığın hiçe sayıldığı, izzet ve nedamet kavramlarının silikleştiği, hiçbir hudut ve düsturun tanınmadığı bir dünya tasavvuru hedefleniyor. Şişirilmiş özgürlük ve cesaret söylemleriyse insanı ahlaki yoksunluğa iten davranışların maskesi sadece. Ve çelişki tam da burada başlıyor.

    Ahlaklı Olabilmek Cesaret Gerektirir

    Tarih boyunca alim ve düşünürler tarafından tartışılan, edebiyat ve sanata konu olan, hakkında sayısız araştırma yapılan “cesaret” kavramı, İslam ahlak literatürüne göre bir erdem olarak görülüyor. Zira cesaretin kaynağının da her türlü iyilik ve faziletin kaynağı olan imandan geldiği kabul edilmekte. Allah Teala’ya güvenip dayanan, O’ndan başka kimseden çekinmeyen, yalnız Rabbine teslim olan mümin kulların vasfı olarak görülen cesaret, ahlaki olgunluğa giden yolda önemli bir yere sahip. Hatta diğer tüm erdemlerin ön koşulu, tamamlayıcısı ve muhafızı olarak nitelendiriliyor.

    Buna göre, dürüst olmak isteyen bir kimsenin, doğruyu söyleyebilmek için önce “cesaret” gösterebilmesi, durum kendi aleyhine sonuçlanacak olsa dahi gerçeği dile getirmekten kaçınmaması gerekiyor. Veya haysiyetli bir duruş sergilemeye çalışan kişinin, onur kırıcı bir tavırla karşılaştığında izzetini koruyup uygun karşılığı verebilmesi için yine cesarete ihtiyacı var. Zalimlik karşısında adaleti savunmak, başkalarına hakkaniyetli davranabilmek için “cesur olmak” şart. Keza günahlardan kaçınabilmek de ancak cesur ve sağlam durmakla mümkün.

    Bu anlamda cesaret, engeller karşısında yılmamayı, inanılan değerler doğrultusunda hareket etmeyi kolaylaştıran bir etkiye sahip. En zor zamanlarda bile faziletli olmayı seçtiren, ahlakın varlığına işaret eden bir teminat adeta.

    Gerçek Cesurların İzinde…

    Toplumda cesaret göstergesi zannedilen tutumlardan en bilineni saldırganlık. Saldırgan kişiler hiçbir sebep yokken hücuma geçme, şiddet yoluyla karşı koyma gibi davranışlar sergiliyor. Oysa “kontrolünü kaybedip gazaba kapılmak” anlamına gelen saldırma güdüsünün aksine, cesaretin mayasında kolayca sinirlenmemek ve öfkeye yenilmemek var.

    Cesur kişi, düşüncelerini saygı çerçevesinde ve mertçe ifade edebilen, gazabını terbiye etmeye muktedir bir kimse olarak tanımlanıyor. Gerektiğinde kendini, ailesini, vatanını, değerlerini savunmaktan korkmayan, akli melekesini kullanıp “ölçüsüz taarruz” arzusunu dizginleyebilen ölçülü insanların vasfı bu. Hem tarihimizde hem de günümüzde inanç ve değerlerimiz için savaşarak bize örnek olan büyüklerimizin de cesareti bu denge üzerine inşa ettikleri görülüyor.

    Örneğin dünya hayatı boyunca hiçbir korku ve endişeye kapılmamış olan, her durumda sabır ve cesaret gösteren Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) hakkında, Hz. Ali (kerremallahu veche) tarafından aktarılan şu sözler Efendimizin azametinin büyüklüğünü ortaya koymakta: “Biz, en zor ve korkulu zamanlarda onun arkasına sığınırdık…” (Müslim, Cihad, 28)

    Enes b. Malik (radiyallahu anh) ise onun (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) cesaretini şöyle tarif ediyor: “Rasulullah insanların en güzeli, en cömerti ve en cesaretlisiydi… Bir gece Medineliler bir feryat işitip korkmuşlar ve sesin geldiği tarafa doğru gitmişlerdi. Rasulullah ise onlardan önce sesin geldiği yere yetişmiş ve durumu inceleyip dönerken halkla karşılaşmıştı. Kendisi Ebu Talha’dan -ödünç aldığı- atının üzerinde, kılıcı da boynunda asılı olduğu halde ashabına ‘Korkmayınız! Korkmayınız!’ buyuruyordu…” (Buhari, Edeb, 39)

    Böylece anlıyoruz ki onun (aleyhi’s-salatu ve’s-selam) ilahi kaynağa dayanan cesaretinin çerçevesini “Tehlikeler karşısında ilk adımı atmaktan çekinmeme, daima doğru ve adil olma, her durumda akla en uygun seçeneği uygulayıp tedbir alma konusunda öncülük etme, telaşa kapılmayıp sükunet ve vakarını koruma, gücünü iman ve tevekkülden alma” vasıfları belirliyor.

    Bununla beraber Peygamber Efendimizin (aleyhi’s-salatu ve’s-selam), bizleri kuru kahramanlık peşinde koşup hırsa kapılmaktan men eden ifadeleri de mevcut. Ashaptan Abdullah b. Ebu Evfa’nın (radiyallahu anh) şu sözleri de buna işaret ediyor: “Rasulullah düşmanla karşılaştığı bir gün, güneş (batıya) meyledene kadar bekledi ve ashabının arasında ayağa kalkarak şöyle buyurdu: ‘Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan, bela ve musibetlerden uzak kalmayı (afiyet) isteyin. Fakat düşmanla karşılaştığınız zaman da sabredin. Ve bilin ki cennet kılıçların gölgeleri altındadır.” (Müslim, Cihad, 6)

    Asıl Korkak Kim?

    Cesaretle ilgili tüm tarif ve örneklerden sonra, yazının başında bahsedilen videoları, şu sorular eşliğinde yeniden düşünelim: Çocuklarımızın cesaret sandığı eğilimlerle inanç ve ahlak esaslarımızın işaret ettiği erdemler arasındaki uçurum ne zaman bu denli derinleşti? Popüler kültürün etkisi altında kalıp sakil uğraşlara sarılan gençlerimizin hem kendi hayat ve itibarlarını hem de başkalarının inanç ve onurunu hiçe sayıyor olması cesaretten değil de cehaletten -gerçek cesaretin ne olduğunu hiç öğrenmemiş olmaktan- kaynaklanıyor olabilir mi?

    Aslında sadece birileri için görünür olmak ve sanal yolla da olsa sevilmek için çabaladıklarını, tüm bunları “ait olamama korkusu”ndan ötürü yaptıklarını ne zaman fark edeceğiz? Kendilerine yeterince verilmeyen sevgi ve kabulü alabilmek adına, ekranlarda kepaze olmayı bile göze alacak kadar çaresiz bırakıldıklarını görebiliyor muyuz? Onları yetiştirirken yaptığımız hatalar ortaya çıkacak diye ödümüz koparken, evlatlarımıza korkularla yüzleşmeyi ve cesareti nasıl öğreteceğiz?

    Bıçak sırtı sorular üzerinde ilerleyecek olan cesaret yolculuğumuzda önce kendi eksiklerimize odaklanmak, çocuklarla temasımızı değiştirecek esasen. Doğru olanı yapmak gerektiğinde kaçmayı bırakıp yaralarımızın acısını himayemize verilmiş çocuk ve gençlerden çıkarmayarak başlayabiliriz işe. Hatalarımızı cesurca kabul edip evlatlarımız için savaşabildiğimiz, inanç ve değerlerimize sahip çıktığımız ve tüm bunlar için şecaat timsali büyüklerimizi örnek aldığımız vakit, çocuklarımızın da bizi örnek almaya başladığını ve dönüştüğünü muhakkak göreceğiz.