Dünya Hayatı İle Ahiret Hayatı Arasındaki İlişki

“Ebu Musa el-Eş’arî radıyallahu anhûdan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdular: “Dünyasını seven ahiretine zarar verir. Ahiretini seven de dünyasına zarar verir. Siz bâkî olanı fânî olana tercih edin:” [Müsned, Ahmed b. Hanbel, (19697) 4/412; Beyhakî, “Cenâiz” (6516), 3/517]

Hadis-i şerif, şu kısacık dünya hayatında neyin daha hayırlı ve değerli, neyin kalıcı ve geçici olduğunu, insanın tercihini hangisine göre yapması gerektiğini haber vermektedir.

Sevgi, yüksek seviyede yakınlık hissi, ilgi ve bağlılıktır. Kişi hoşlandığı, menfaat gördüğü şeye meyleder, onunla ünsiyet kurar ve bağlanır. Tersi ise nefrettir. Hayata anlam katan, insanı yapıp etmeye sevkeden bu duygulardır.

Cenâb-ı Allah bu hissi bütün canlılara bahşetmiştir. Her canlı içgüdüsel olarak mesela yavrusunu sever, korur. İnsan için ise sevginin anlamı çok daha özeldir. Sevgisi içgüdüleriyle sınırlı değildir, tercihler yapabilir. Daha da önemlisi, kalbi sahibini arar, O’nu sever ve bağlanır. Ki bu sevgi bütün sevgilerin en değerlisi, sonuçları bakımından da en hayırlısıdır.

Dünya ve ahiret hayatı, insan için bir tercih meselesi değil, zorunluluktur. Tercihe bağlı olan ise insanın dünya ve ahiret hayatına gösterdiği ilginin seviyesi ve bildirilen sonuçlarıdır.

Hadis-i şerif, dünya hayatının ve nimetlerinin geçici olduğunu, ahiret hayatının ve nimetlerinin ise ebedi ve daha hayırlı olduğunu hatırlatıyor. Fani olanla baki olanın sevgisinin bir arada aynı kalpte olamayacağını, birine gösterilen ilginin diğerinin aleyhine olduğunu bildiriyor ve madem kalpte birinin sevgisi olacak, tercihin ebedi ahiret yurdundan yana yapılmasını tavsiye ediyor.

Dünya Hayatı İle Ahiret Hayatı Arasındaki Köprü ve Hedef

Peki nasıl olacak? Dünyada yaşıyoruz, ihtiyaçlarımız, heveslerimiz var. Doğru tercih için bu hayata, dünyaya dair algı ve anlayışımızı gözden geçirip tashih etmemiz gerekiyor. Hatırlayalım, dünya hayatı nihaî hayat değil, bir ayağı ebediyete basan bir köprü konumundadır. Şu halde ona sevgi ve ilgi buna göre olmalıdır.

Hak Tealâ’nın “Allah’ın sana verdiği ile ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas Süresi 77) buyruğu hem açık ve net, hem de asıl hedefin, aranması gerekenin ahiret hayatı olduğunu bildirir. “Dünya nasibi” ise, ahirettekine kıyasla dünya hayatının diğerine nispetle çok daha kısa ve geçici olduğunu, burada herkese mukadder bir nasibin olduğunu, bunu unutup endişeye kapılmanın yahut ebediymiş gibi dünyaya dalmanın anlamsızlığına işaret eder.

Bu şuura sahip müminin dünyaya ilgisi ihtiyaçlarıyla sınırlı ve yüzeyseldir. Zâhirde onunla meşgul görünse de gönlünü ona kaptırmaz. Dünyanın süsüne aldanıp ahiret hayatını karartmaz. Nefse ağır gelse dahi dünya menfaati için ilâhî emirlerden, ahiret hayatından taviz vermez. Menfaatin büyüklüğü tercihteki kararlılığını değiştirmez. Zaten iman, sabır ve sebat gerektirir.

Diğer taraftan dünya nimetleri, dünyanın kendisi gibi kulluğa ve ebediyet yolculuğunda birer vasıta ve sermayedir. Bu yüzden hakikat erleri dünya nimetlerini elbette kullanır fakat ona meyletmez, mükâfatlarına sevinmez, aksine ahiret mükâfatına engel olduğu endişesi taşırlar. Bu yüzden de elden çıktığında bir üzüntü veya kaygı yaşamazlar.

İnançsız veya teslimiyeti zayıf kimselerin durumu ise tam tersinedir. Basiretleri kapalı olduğu için ahiret yurdu onlara karanlık görünür. Dünyanın geçici güzellikleriyle sarhoş olur, teselli bulur ve sevinirler. Bittiği veya azaldığında perişan olur, bunalım geçirirler.

Şerefüddîn Tîbî rahmetullahi aleyh, hadis-i şerifin şerhinde şöyle der: “Dünyaya ve ahirete olan ilgi terazinin iki kefesi gibidir. Biri ağırsa diğeri hafiftir. Yahut doğu ile batı misali iki zıt kutup gibidir. Aynı anda ikisine yönelmek, böylece yol almak mümkün değildir. İstersen onları birbirini kıskanan iki kadına benzetebilirsin. Birini razı etsen diğeri kızar ve küser. Her ikisinin hakkını gerektiği gibi vermek sadece Allah’ın seçkin kullarına, yani peygamberlere has bir durumdur.

Dünya sevgisinin kaynağı, onunla gereğinden fazla meşguliyettir. İnsan dünyayla meşgul olduğu kadar ona bağlanır, ahiretini de o ölçüde ihmal eder. Zikri, fikri ve ibadeti azalır. Dünya meşguliyetinin ahirette kaybettirdikleri dünyada kazandıklarıyla karşılaştırıldığında zararın ne denli büyük olduğu anlaşılır.”

Molla Ali el-Kâri rahmetullahi aleyh de hadis-i şerifin şerhinde der ki: “Dünya sevgisi, Mevlâ muhabbetini aşarsa ahirete zarardır. Çünkü dünya sevgisi, kişinin zâhirde ve kalbinde onunla meşgul olması demektir. Dünya meşguliyeti ne kadar çoksa ahiret, yani Mevlâ’ya kulluk o kadar ihmal ediliyor demektir. Aynı şekilde ahiret işlerine ilgi ve yoğunluk da dünyayı unutturuyor ve sorumlulukların ihmaline sebebiyet veriyorsa, bu da dünyaya zarardır.

Bu demektir ki her iki temayül birbirine zıt ve bir arada bulunmaları mümkün değil. Bu durumda yapılması gereken, hadis-i şerifte buyurulduğu üzere dünya ve ahiretle ilgili bütün işlerde bâki olanı fâni olana tercih etmek, kalbi ve azaları ona göre yönlendirip meşgul etmektir.

Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem fâni olana ayrılan ilgiye dikkat çekmek maksadıyla buyurmuştur ki: ‘Dünyada en fazla aç kalanlar, ahirette en fazla doyanlardır. Dünyada giyim kuşamı olanların nicesi ahirette çıplaktır.’ Akıllı kimse yok olacak altını değil, kerpiç de olsa kalıcı olanı tercih eder. Hz. Enes radıyallahu anhûnun rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: ‘Sizin hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyen ve insanlara yük olmayanınızdır.’ buyurulmuştur.” (Mola Ali el-Kârî, Mirkatü’l-Mefâtîh, 8/242)

İsrâiloğulları’nın krallarından biri, hayli özen göstererek görkemli bir saray yaptırır. Sarayın önünde bir ziyafet düzenler ve halkı davet eder. Gelenlerden saray hakkında düşüncelerini tek tek sordurur. Ziyafete katılan herkes sarayın ne kadar güzel, ihtişamlı olduğunu anlatır. Fakat üç kişi hariç… Kral onları huzuruna çağırır ve ne kusur gördüklerini sorar. Derler ki:
– Saygıdeğer kralımız, sarayın iki kusuru var. Birincisi yıkılmaya, ikincisi sahibi ölmeye mahkûm.

Kral sorar:
– Peki bunların olmadığı bir yer, bir saray var mı?
– Evet, derler, ahiret sarayı.
Durumu anlayıp sarsılan kral saltanatı bırakır ve o üç adama katılıp ibadete yönelir. (Zemahşeri, Rebiü’l-Ebrar, 1/43)

Dünya Hayatı İle Ahiret Hayatı Arasındaki Yol Ayrımında Doğru Tercih

Dünya, ahiret azığını kazanmak için bir fırsat yurdudur. Fırsatı maksat değil, sebep bilip değerlendirenler kazanır. Dünyanın süsüne aldanıp maksat edinenler, onun esiri olur ve kaybederler. Kazanlar, dünyadan ziyade ahiretin imarı ile meşguldürler. Kalplerinde dünyaya yer vermedikleri gibi ellerindekilerin ihtiyaç fazlasını infak ederler.

Hadis-i Şerifte “Kim bir şeye bağlanırsa onu çok zikreder.” buyurulmuştur. [Suyûtî, Cami’ (1681); Beyhakî, “Şüabü’l-İman”, (501)]

Dervişin fikri ne ise zikri de odur. Niyeti, talebi, himmeti ve sohbeti de o yönde olur. Kalbi ne ile meşgul ise onu dillendirir. Ummadık anlarda önüne çıkan fırsatlarda da kalbindekine göre karar verir. Hadis-i şerif, insana tercih yapmak zorunda kaldığı böyle anlar için tereddüt etmeden en hayırlı neticeyi kazandıracak ilkeyi hatırlatmaktadır.

Rivayete göre bir seferinde Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, yanında Üsame b. Zeyd radıyallahu anh olduğu halde bir bedevîye misafir olurlar. Bedevî misafirlerini elinden geldiğince ağırlar.

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem adamın bu misafirperverliğinden memnun kalır ve ayrılırken Medine’ye geldiğinde yanına uğramasını buyurur.

Aradan epey bir zaman geçtikten sonra o bedevî bir gün Medine-i Münevvere’de Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin huzuruna varır. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem onu hatırlar, iltifat eder ve ikramda bulunmak için;
– Ne istersin? İsteğin verilecek, buyurur. Adam;
– Sağımlık bir keçi, bir de binmek için bir deve, der.
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Abdurahman b. Avf radıyallahu anhûya adamın istediklerini vermesi talimatını buyurur ve tebessümle yanındakilere döner ve der ki:
– İsrâiloğulları’nın kocakarısı bundan daha hayırlı bir talepte bulunmuştu!

Sonra ashab-ı kirama şu kıssayı anlatır:
“Musa aleyhisselâm, İsrâiloğulları’nı Firavun’un zülmünden kurtarmak için bir araya toplar, Mısır’dan çıkmak üzere gece karanlığında yola koyulurlar. Epey yol aldıktan sonra yanlarında götürdükleri hayvanlar oldukları yerde durur, bütün uğraşlara rağmen hareket etmez. Musa aleyhisselâm bunun hikmeti ne olabilir diye sorar.

İlim ehlinden bazıları, Yusuf aleyhisselâmın vefat etmeden önce İsrâiloğulları’ndan Mısır’dan çıkarken naaş-ı şeriflerini de yanlarında götürmeleri hususunda söz aldığını haber verirler.

Musa aleyhisselâm onlara Yusuf aleyhisselâmın mezarının nerede olduğunu sorar. Mezarın yerini bilen yaşlı bir kadını getirirler. Kadın, Musa aleyhisselâma bir şartının olduğunu, karşılayacağı sözünü verirse mezarın yerini göstereceğini söyler. O da söz verir. Mezarın yeri bulunur ve Yusuf aleyhisselâmın naaşının bulunduğu mermer sandık yerinden çıkarılır. Bunun üzerine yol açılır, hayvanlar hareket eder ve kafile yola koyulur. Musa aleyhisselâm yaşlı kadına:
– Söyle bakalım, nedir dileğin, diye sorunca kadın:
– Cennette seninle olmak, der. (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, 10/172; Ebu Ya’la, Müsned, 7254; İbn Hibban, Sahih, 723)

Akıllı kişiler büyük düşünür ve talepleri de ona göre büyük olur. Yaşlı kadının dileği, basit ve sıradan bir istek değil, olabilecek en büyük dilekti. Cenneti, üstelik orada Hz. Musa aleyhisselâm gibi büyük bir peygamberle birlikte olmak insanın alabileceği en büyük ödüldür.

Yaşlı kadın da gönlünde dönüp duran maksudunu dile getirmiş ve bâki olanı kazanmıştır. Ayrıca Hz. Yusuf aleyhisselâmın naaşının Ken’an diyarına nakledilmesine vesile olmuş, daha önemlisi, ismi bilinmese de Fahri Kâinat efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin övgüsüne mazhar olarak kıyamete kadar anılarından olmuştur.

Dini Soru Sor Cevap Al

Merak ettiğiniz dini soruları ‏‏‏‏‏‏‏‏aşağıdaki bölüme yazarak sorabilirsiniz.

© 2022 Muhammed Furkan Akdoğan