İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Dünya Üzerinde Büyük Oyun Nedir?

Dünya Üzerinde Büyük Oyun Nedir?

    9. yüzyıl boyunca başlangıçta İngiltere ve Rusya arasında daha sonra İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya arasında Osmanlı’dan geriye kalan Kuzey Afrika, İran, Kafkasya, Orta Asya ve Afganistan coğrafyası üzerinde devam eden stratejik rekabet İngilizlerce “Büyük Oyun” olarak adlandırılmıştır. Büyük oyun, sadece İran ve Basra Körfezi bölgesi sebebiyle değil, rekabetin İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ve Süveyş Kanalı’nı ilgilendiren boyutlarıyla da Orta Doğu’yu doğrudan etkilemiştir. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Rusya arasındaki bloklarda sürdürülen Büyük Oyun, günümüzde Orta Doğu merkez olmak üzere yine ABD, Rusya ve bağlantısızlar bloku arasında devam etmektedir.

    Günümüz dünyasının uluslararası ilişkiler akışını ABD ve Rusya arasındaki rekabet belirliyor. Avrupa merkezli devletler ve Uzak Doğu devletleri genel itibariyle rotalarını bu iki güç etrafında çiziyorlar. ABD, NATO etrafında askerî bir savunma sistemini devam ettirmek isterken Rusya, eski Sovyet dünyasının bir nevi takipçileri, üyeleri ya da dostları olan Çin, Kuzey Kore, Suriye ve Sırbistan üzerinden dünya siyasetini kendi çıkarlarına göre düzene sokmak istiyor. Hindistan bu gelişmelerde bağlantısızlar blokunun üyeliğini sürdürürken teknolojik atılımın sosyolojik gelişmelere dayalı olduğunu göz ardı edemiyor. Japonya ve Güney Kore de Kuzey Kore tehdidi yüzünden ABD ekseninden kopamıyor. Bütün bu ekonomik ve askerî rekabetler, Orta Doğu ülkeleri ve özellikle Türkiye’nin merkezinde yer aldığı Avrasya’da düğümleniyor.

    Türkiye’nin Orta Doğu’dan Kopuşu

    Her yönüyle tasviri son derece güç olan Orta Doğu’nun sosyolojik ve tarihî açıdan tanımlanıp çözümlenmesi, günümüz Türkiye’sinin uluslararası ilişkiler çıkmazına büyük katkı sağlayacaktır. Bin yıl boyunca, birlikte iç içe aynı kültür dünyasını paylaştığımız, daha çok adil yöneticiler olduğumuz bir coğrafya ve devletler topluluğunu yüz yıl sonra “tanımamız gerektiğinin” ifadesi bile başlı başına büyük bir dramı, tezadı ve çaresizliği ifade ediyor. Batı’nın Orta Doğu olarak isimlendirdiği; Libya’dan başlayarak Mısır, Filistin, Suriye, Irak, Arabistan Yarımadası, İran ve Afganistan’ı, Kafkasya, hatta Kıbrıs’ı yazmak istediğimizde akademik ve edebi manada Batı kaynakları, yazılmış eserleri ve arşivleri bize şekli veriyor. Misal verelim, Türk tarihçisi olarak kendi bakış açımla bir Türkiye-İran ya da Türkiye-Irak ilişkiler tarihi yazamıyorum. Bunun en önemli sebebi ikili ilişkilere ait verilerin ulaşılmazlığıdır. Buna, bu ilişkileri başka devletlerin inşa etmiş olduğunu da ekleyebiliriz. Mesela Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Arşivi hâlâ kapalıdır; Irak, İran ve Mısır arşivleri de… Haliyle Orta Doğu’yu yazmak için İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan arşivleri, basını, araştırmaları, bunların şarkiyatçılıkla kaleme alınmış emperyal eserleri düşünce ve siyaset dünyamızı inşa ediyor. Suriye’yi, Halep ve Şam’ı Fransız tarihçilerinden ve edebiyatçılarından öğrenmek, beni bu dünyanın dışında, farklı bir kimlikte tutuyor. Bu haliyle bir Fransız Suriye’ye bir İngiliz ya da Amerikan Irak’a benden daha yakın oluyor. Mısır’ı, Nil’i ve el-Ezher’i İngiliz tarihçilerinden okumak ve onların gösterdiği şekilde Memlükleri, Kuzey Afrika’da Osmanlı idaresini ve Türkiye-Mısır ilişkilerini, Orta Asya’yı, Buhara ve Semerkant’ta inşa ettiğimiz kültürü, Hindistan’da İmam-ı Rabbani hazretlerini Rus kaynaklarından okumak ve tanımlamak yeni bir gelecek inşa etmek hülyasında olan bizler için büyük bir hayal kırıklığı doğuruyor.

    Yazamadığın tarihi geleceğe taşıyamaz, kendine güçlü bir gelecek inşa edemezsin. 100 yıllık zaman diliminde, Iraklı, Suriyeli, Lübnanlı, Türkiyeli gibi suni kavramlar etrafında düşünceleri ve kimlikleri bölen işgalci devletler aynı zamanda bu coğrafi bölünmüşlüğü zihinlerde de gerçekleştirdiler. Diğer yandan bu programlara uyan ve gönül veren coğrafyamız insanının dünya nimetleri içinde kayboluşu ele alınması gereken ve yazımız dışında kalan başka bir konu.

    7. yüzyılda İslâm, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti idaresine girerek bir bütün halinde, barış içinde yaşayan bölge, büyük güçlerin diplomatik, askerî, ekonomik, kültürel ve dinî mücadele alanı haline gelmiştir.

    Bir ferdin, ailenin, şehrin, ülkenin, inancın dününü bugününü yazamıyorsan, yazmıyorsan bugüne ve geleceğe dair nasıl bir iddian olabilir? Bu yüzden her şeyden evvel önümüzde duran temel sorumluluk; kültürümüzü, inancımızı sınırları aşan bir bütünlükle ve bütün gerçekliğiyle ince ince dokuyarak yazmaktır. Okumak ve anlatmak bundan daha kolay görünse de İslâm coğrafyasının ana problemini oluşturuyor.

    Neyse Orta Doğu demiştik ya, işte bu kadim coğrafyanın meselelerini daha ele almadan karşımıza “yazmak ve okumak” kavramı çıktı. Yitiğimiz bu galiba; ilim ve âlim, dolayısıyla bilim ve bilim adamı.

    Bir Zamanlar Doğu

    İslâm ve medeniyet dünyasının kalbi mesabesindeki Orta Doğu (Şarku’l-Evsat), ekonomik, siyasi ve askerî bakımdan eski büyük medeniyetlerin, hatta bütün olarak medeniyetin doğduğu coğrafyanın merkezindedir. Bölge en eski çağlardan itibaren tarım potansiyeli ve ana ticaret hattı olarak önem kazanmıştır. Doğu-Batı istikametinde Akdeniz havzası ile Çin arasında, kuzey-güney istikametinde Karadeniz’in kuzeyi ile Akdeniz ve Mısır arasında yürütülen ticaret burayı siyaset üstü bir eksen haline getirmiştir. Çin ve Hint ile Mısır ve Doğu Afrika’yı birbirine bağlayan ticaret yolları Orta Doğu’nun güney sahillerinden geçmiştir. Bölgenin Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz ve Basra sahillerinde gelişen liman şehirleriyle kara ticaretinin seyrettiği Anadolu boyunca kavşak noktalarını oluşturan ticaret şehirleri, Afrika-Asya merkezli bu ekonomik yapılanmanın atardamarlarını oluşturmuştur. Dünyada birinci derecede önemli dokuz stratejik deniz geçiş yolundan beşi (İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Süveyş Kanalı, Aden ve Hürmüz geçişleri) bu bölgededir. Günümüzde hava jeopolitiği bakımından da merkezî bir konumdadır.

    Orta Doğu’yu stratejik açıdan önemli kılan önemli faktörlerden biri de tarihî derinliklerden gelen kültürel özelliklerdir. İnsanlığı etkileyen en köklü dinî ve kültürel oluşumlar burada doğmuş, eski çağlardan itibaren medeniyetlerin ve hak dinin beşiği olmuştur. Bölgenin Doğu-Batı arasındaki kavşak rolü sebebiyle sadece malların değil din, medeniyet ve kültürlerin taşınması da bu bölgeden olmuştur. Bu sebeple sanayi devrimine kadar dünya tarihini etkileyen büyük gelişme ve değişmeler burada meydana gelmiştir.

    7. yüzyılda İslâm, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti idaresine girerek bir bütün halinde, barış içinde yaşayan bölge, büyük güçlerin diplomatik, askerî, ekonomik, kültürel ve dinî mücadele alanı haline gelmiştir. İslâm medeniyetinin bütün bölgeye hâkim olmasıyla bölgenin jeopolitik ve kültürel bütünlüğü sağlanmıştır. Bu gelişmeler Orta Doğu’yu Doğu-Batı, İslâm-Hıristiyanlık karşılaşmasının odağı haline getirmiştir. Bizansla müslümanların savaşlarıyla başlayıp Haçlı savaşlarıyla kökleşen bu kültürel ayrım Osmanlı döneminde de devam etmiştir. 19. yüzyılda sömürgeciliğin yayılması ve Osmanlı Devleti’nin dağılmaya başlamasıyla güçlenen Batılı devletler, Orta Doğu’ya kültür ve din konusunda da müdahale etmeye başlamışlardır. Misyonerlikle başlayan bu süreç, bugün olduğu gibi, hıristiyan cemaatleri arasında da yoğun bir rekabete sebep olmuştur.

    Doğu Hâlâ Merkezde

    Avrupalı büyük güçler arasında Birinci Dünya Savaşıyla sona eren Osmanlı Devleti topraklarının kaderi hakkındaki stratejik rekabet, “Şark Meselesi” olarak adlandırılmıştır. Şark Meselesi’nin özü Osmanlı Devleti’nin sahip olduğu stratejik ve ekonomik değerleri ele geçirmekti. Bir yandan da bu devlet idaresi altında yaşayan hıristiyanların bağımsızlığa kavuşturulma ve “Batı’ya yararlı hale getirilme” politikasıydı. Osmanlı Devleti’nin askerî ve ekonomik bakımdan zayıflayıp sürekli toprak kaybetmesi, Rusya’ya sürekli yenilmesi, azınlıkların milliyetçilik akımlarıyla başa çıkamadığının görülmesiyle birlikte Osmanlı Devleti’nin çökmesi ya da parçalanması mukadder olmuştur. Bu çöküş sonucunda Avrupa’nın siyasî dengelerinin nasıl etkileneceği ciddi bir mesele haline gelmiştir. Bu mesele Avrupa’nın büyük devletleri arasında rekabete, krizlere ve yer yer savaşlara yol açmıştır. 19. yüzyıl boyunca başlangıçta İngiltere ve Rusya arasında daha sonra İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya arasında Osmanlı’dan geriye kalan Kuzey Afrika, İran, Kafkasya, Orta Asya ve Afganistan coğrafyası üzerinde devam eden stratejik rekabet İngilizlerce “Büyük Oyun” olarak adlandırılmıştır. Büyük oyun, sadece İran ve Basra Körfezi bölgesi sebebiyle değil rekabetin İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını ve Süveyş Kanalı’nı ilgilendiren boyutlarıyla da Orta Doğu’yu doğrudan etkilemiştir. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Rusya arasındaki bloklarda sürdürülen Büyük Oyun, günümüzde Orta Doğu merkez olmak üzere yine ABD, Rusya ve bağlantısızlar bloku arasında devam etmektedir.

    Orta Doğu Kime Çalışıyor?

    1890’lardan itibaren Almanya’nın Orta Doğu’ya nüfuz etmesiyle başlayan rekabet, Birinci Dünya Savaşı’na sebep olmuş Almanya karşısında ittifak kuran Şark meselesinin baş aktörleri İngiltere, Rusya ve Fransa savaş sırasında bölgeyi gizli anlaşmalarla paylaşmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan antlaşmalarla Türkiye ve İran hariç bütün Orta Doğu ve Kuzey Afrika Fransız ve İngiliz hâkimiyeti altına girmiş, 1930’ların ikinci yarısında Almanya ve İtalya bu hâkimiyete karşı çıkmaya başladılarsa da bu gücü kırmayı başaramamışlardır.

    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve İtalya dünya siyasetinde ikinci planda kalmış olsalar da son 50 yılda yeniden ekonomik ve stratejik hedefler peşinde koşuyorlar. Stratejik bakımdan sıcak denizlere inme siyaseti güden Rusya, 19. yüzyılda Orta Doğu’da İngiltere’nin en büyük rakibiydi.

    20. yüzyılın başında bir İngiliz şirketinin İran’da petrol çıkarmasıyla başlayan süreç İngiltere’nin stratejik çıkarlarını derinleştirmiştir. Almanya’nın ve ardından Rusya’nın Sovyetler olarak yeniden doğuşuyla değişen Avrupa dengesi, Şark meselesini ve Büyük Oyun’u da etkilemiştir. Petrolün stratejik rolündeki olağanüstü artışla birlikte Orta Doğu ekonomik bakımdan bir rekabet alanı haline dönüşmüş, uluslararası ilişkiler sisteminin önemli bir parçası durumuna gelmiştir. Orta Doğu, başlı başına bir doğal kaynak havzası olarak stratejik bir konum ve önem kazanmıştır. Orta Doğu’nun bugün itibariyle dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık %65’ine ve doğal gaz rezervlerinin üçte birine sahip olması, bölgenin küresel aktörler bakımından gelecekteki stratejik önemini devam ettireceğinin en büyük göstergesidir. Zira 150 yıldır bölgenin petrolünü işleten Avrupa’nın büyük şirketleri ve ABD elde edilen gelirlerin %80’ini alıyor. Petrol çıkan ülkeler en fazla %20 pay alabiliyor. Bu duruma itiraz eden devletler, İran ve Libya’da olduğu gibi darbe ve kargaşayla sarsıldılar. Bu yönüyle Türkiye’nin halen kendi doğal gazını ve petrolünü araması ve çıkarması son derece değerlidir.

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Soğuk Savaş’ın bilindik hali sona erdi. Ardından Kafkasya ve Orta Asya ile Orta Doğu’nun stratejik açıdan bütünleşmesi, Orta Doğu’nun enerji kaynakları ve enerji nakil hatları bakımından gelecekteki önemini daha da artırmıştır. Soğuk Savaş sonrasında Orta Doğu’daki İngiliz-ABD çıkarları deniz, kara ve hava ulaşımı yollarının güvenliği ile petroldü. Ulaşım yolları içinde en önemlisi hem ticarî hem askerî ulaşım bakımından Boğazlar ve Süveyş Kanalı’ydı. Stratejik bakımdan Kızıldeniz’in doğusunda ve Boğazların güneyinde başka hiçbir güç etkin olmamalıydı. Çıkarları bakımından en önemli ülkeler de Türkiye, Mısır ve İran’dı.

    Rusya’nın Bitmeyen Orta Doğu İlgisi

    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve İtalya dünya siyasetinde ikinci planda kalmış olsalar da son 50 yılda yeniden ekonomik ve stratejik hedefler peşinde koşuyorlar. Stratejik bakımdan sıcak denizlere inme siyaseti güden Rusya, 19. yüzyılda Orta Doğu’da İngiltere’nin en büyük rakibiydi. Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu politikası açısından İstanbul ve Çanakkale Boğazları askerî ve ticarî açıdan önemini koruyordu. Türkiye, İran ve Afganistan’la ikili ticarî çıkarları mevcuttu. Bu üç ülkeyle de anlaşmalar imzaladı. Antlaşmaların amacı bu ülkeleri askerî bir tehdit olmaktan çıkarmak ve onlarla ekonomik ilişkileri geliştirmekti. Sovyetler Birliği, bölgeyi işgal etmek yerine güney sınırında zayıf ve bağımlı devletler olmasını ve bu devletlerle avantajlı ekonomik ilişkiler kurmayı tercih etti. Bu sebeple Türkiye’nin 1930’larda başlattığı Birinci Beş Yıllık Sanayi Planını çizerek maddi destek sağladı. Diğer yandan Sovyetler Birliği, kısa zamanda radikal Arap milliyetçiliğinin müttefiki olarak Amerika Birleşik Devletleri ve bölgedeki müttefiklerine karşı bölgesel stratejik bir rol oynamaya başladı. Arap dünyasındaki Sovyet etkisi 1960’larda zirveye çıktı ve Soğuk Savaş boyunca devam etti.

    Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkarları İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlamıştır. İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin hedeflerini gerçekleştirmek için uyguladıkları yöntemler Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgeye yöneltmiştir.

    Mısır’da Abdünnasır ve Suriye’de Baas Partisi yönetimi, Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’ya girişinin kapılarını açtı. Bugün “Rusya’nın Suriye’de ne işi var?” sorusunu soranlara 50 yıllık tarihi gözden geçirmeleri tavsiye edilir. 25 Şubat 1954 askerî darbesini takiben sosyalizme yatkın Baas Partisi, Suriye siyasetinde ön plana çıktı. Mısır merkezli Süveyş Krizinde (1956 Ekim ayı sonunda) Sovyetler Birliği’nin tepkisi Orta Doğu’da Sovyet gücünü artırmıştır. Suriye’ye Sovyet yardımı hızlandırılıp askerî ve ekonomik anlaşmalar imzalandı. 1955-58 arasında, Suriye’de darbelerle iktidara gelen diktatörlükler askerî ve ekonomik yardım için Sovyetler Birliği’ne yanaştılar. Yine bir darbe ile iktidara gelen Hafız Esad, 1970-2000 arasında Rusya’nın desteği ile ayakta durmuştur. Şimdi oğlu Beşar Esad da Rusya ve Çin’in desteğiyle ayaktadır.

    Son Hegemon ABD Orta Doğu’da

    Amerika Birleşik Devletleri’nin 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk yarısında Orta Doğu’daki çıkarları ve ilgisi Protestan misyonerlerinin faaliyetlerinden ibaretti. 1920’lerden itibaren buna Amerikan özel şirketlerinin Suudi Arabistan merkezli petrol çıkarları eklendi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkarları İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlamıştır. İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin hedeflerini gerçekleştirmek için uyguladıkları yöntemler Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgeye yöneltmiştir.

    ABD, 1952’den itibaren Eisenhower yönetimiyle bölgeye ilgi göstermeye başladı. Sovyetler’i çevrelemek amacıyla Kuzey Kuşak kavramını geliştirdi. Bir savunma örgütü planlanarak 1955 yılında Türkiye, Irak, İngiltere, Pakistan ve İran’ın üyesi olduğu Bağdat Paktı kuruldu. Bu paktla birlikte Batı ittifakı açısından NATO ve SEATO ile beraber Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi tamamlandı. Modelski’nin “dünyanın kalbi” teorisindeki “çevre bölge” terimi de bunun fikrî zeminidir. 1957 tarihli Eisenhower doktriniyle birlikte bölgede uluslararası komünizm tarafından tehdit edilen her ülkeye ekonomik ve askerî yardım vaat eden Amerika Birleşik Devletleri giderek bölge içi uyuşmazlıklar ve çatışmalarda taraf olmaya başladı. Bölgede hızla yükselen radikal Arap milliyetçiliğini uluslararası komünizmin bir parçası görerek İsrail’le yakınlaşmaya başladı. 1962’den sonra hızlanmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri-İsrail yakınlaşması 1967 Arap-İsrail savaşından sonra gelişerek Amerika Birleşik Devletleri-İsrail stratejik ittifakına dönüştü. O dönemlerde geliştirilen “İsrail’in bölgede askerî-teknik üstünlüğü” politikası (military edge) halen yürürlükte. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1970’lerde bölgedeki diğer iki önemli stratejik müttefiki İran ve Suudi Arabistan’dı.

    Orta Doğu’da 1960’lardan 1980’lerin sonuna kadar çeşitli boyutlarda devam eden ve 1970’lerde Basra körfezine yayılan Amerika Birleşik Devletleri-Sovyetler Birliği stratejik rekabeti, İran İslâm Devrimi (1979) ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle arttı. Bu tarihten itibaren Basra Körfezine odaklanmış gözüken Orta Doğu’daki stratejik hesaplaşma, yerel ve bölgesel aktörlerin de katıldığı bir dizi savaş, işgal ve çatışmaya dönüştü. Amerika Birleşik Devletleri 1991’de soğuk savaşın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Orta Doğu’da tek hâkim güç olarak kaldı. Amerika Birleşik Devletleri, başta enerji kaynaklarının ve enerji nakil güzergâhlarının güvenliği olmak üzere temel stratejik çıkarlarını gerçekleştirmek için bölgede tehdit olarak gördüğü rejimlere karşı çok yönlü (hibrit) mücadeleyi günümüzde de sürdürmektedir.

    Filler Tepişirken Ezilenler

    Son yıllarda dünyanın en gerilimli ve sorunları bir türlü bitmeyen bölgesi olan Orta Doğu’nun en önemli sorunu, Arap Baharı olarak isimlendirilen ve dondurucu kışa dönen, Libya, Tunus, Mısır, Lübnan, Suriye, İran ve Irak’taki dönüşüm rüzgârlarıdır. İsrail Devleti ile Filistin ve komşu Arap devletleri arasındaki çatışma da buna eklenince “Büyük Oyun”un nasıl sonuçlanacağı tahmin edilebilir. Bölgede iç savaşla yıpranmış Lübnan, iki parçaya ayrılmış Kıbrıs ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve Afganistan’da geriye bıraktığı ekonomik, politik ve kültürel enkaz yığını, Batılıların (aslında hıristiyan dünyanın) tepişme alanı haline dönen Orta Doğu’nun dramını her geçen gün artırıyor. Bu düşünce dünyasını geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan bir gelişme bütün yalınlığıyla ortaya koyuyor.

    Son yıllarda dünyanın en gerilimli ve sorunları bir türlü bitmeyen bölgesi olan Orta Doğu’nun en önemli sorunu, Arap Baharı olarak isimlendirilen ve dondurucu kışa dönen, Libya, Tunus, Mısır, Lübnan, Suriye, İran ve Irak’taki dönüşüm rüzgârlarıdır. İsrail Devleti ile Filistin ve komşu Arap devletleri arasındaki çatışma da buna eklenince “Büyük Oyun”un nasıl sonuçlanacağı tahmin edilebilir.

    The Telegraph gazetesine göre, “Spare” adlı anı kitabında İngiliz Kraliyet ailesi mensubu Prens Harry, 2007-2008 ve 2012-2013 dönemlerinde görev yaptığı Afganistan’da 25 kişiyi öldürdüğünü yazdı. Net sayıya operasyonlar sırasında alınan kayıtları izleyerek ulaştığını kaydeden Harry, insan öldürmenin video oyunlarda düşman öldürmek gibi bir his olduğunu ve utanç duymadığını, birini insan olarak görürsen öldürmenin imkânsız olduğunu ifade etti. İngiliz Kraliyet ailesi mensubu Prens Harry’nin bu tutumu genel itibariyle hıristiyan dünyanın İslam dünyasına bakışını temsil ediyor ve bu temsilciler, halkları arasında rehber ve örnek alınması gereken kimseler olarak görülüyor. İslâm dünyasından bir ses, hak arayan bir güç çıkıp da bu eylemi yargılayamıyor, hesap soramıyor. Müslümanlar genelde sıradan bir olay gibi geçiştirip ve en fazla buğz ediyor. Mesela kamuoyumuz Afganistan’ı geçen yıl boyunca insanlık dışı bir ülke olarak gördü, yorumladı ve yazdı. İslâm dünyasının kamuoyu da bizimkiler gibi Afganistan’da öldürülen 25 müslümanı orayı “onaylanmış şiddet bölgesi” sayarak, yani orada insanların ölmesinin normal olduğunu düşünen Avrupalı gibi görüyor ve değerlendiriyor.

    İşte Kuzey-Güney-Batı-Doğu ilişkileri içinde, coğrafyamızda ve Orta Doğu’da Büyük Oyun… Tıpkı 150 yıl önce İngiltere’nin dünya politikalarını inşa eden, İslâm ve Türk düşmanı İngiliz Başbakanı Gladstone gibi takipçileri aynı katliam ve yok etme hırsında.

    Bu düşünce sahiplerini kim, nasıl durduracak?