Gerçek Akıl Sahipleri Kimlerdir?

Mahlûkat içerisinde akıl nimetine sahip tek canlı insandır. Bu özelliğinden dolayı insan mükelleftir, yani sorumlu kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim, insanı diğer varlıklardan ayıran, onun davranışlarını anlamlandıran ve ilâhî emirler karşısında sorumlu kılan şeyin aklı olduğunu bildirir.

Kur’an-ı Kerim’de yer alan kırktan fazla ayet-i kerimede insanoğlunun akletme kabiliyetine doğrudan bir hitap vardır. Bu hitaplarda, “Akletmez misiniz?”, “Akletmeniz için”, “Şayet aklederseniz”, “Akleden bir kavim için”, “Onlar akletmezler” gibi ifadelerle insanoğlunun akıl nimetini kullanıp kullanmamasına dikkat çekilir.

İlâhî emirlere kulaklarını tıkayıp akletmeyenler ayet-i kerimede mealen şöyle tasvir edilir:
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız’ dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!” (Bakara 170)

“İnkârcıları imana davet eden (Peygamber)in durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü onlar akletmezler.” (Bakara 171)

Hidayet davetine kulaklarını tıkayıp aklını kullanamayan inkârcıların cehennemdeki itirafları ise Mülk sûresinde mealen şöyle hatırlatılır: “Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varılacak yerdir orası! Oraya atıldıklarında onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır. Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Onlar da şöyle cevap verirler: ‘Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz, demiştik.’ Yine şöyle derler: ‘Eğer kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık şu alevli cehennemliklerden olmazdık.’” (Mülk 6-10)

Kur’an-ı Kerim’de, kendisine verilen akıl nimetinin gereğini yerine getirenlerin “ulü’l-elbâb” diye tarif edildikleri görülür. “Elbâb”, “lübb” kelimesinin çoğuludur. Bir şeyin özüne, içine, seçkin ve saf olanına “lübb” denir. Buna göre Kur’an-ı Kerim’de on altı kez tekrarlanan ulü’l-elbâb ifadesi, “gerçek akıl sahipleri” veya “akl-ı selîm sahipleri” şeklinde tanımlanmaktadır. Akl-ı selîm, aklın süzülmüş ve saf hali olduğu için bir yönüyle “lübb” kavramını karşılar.

Lübb akıldır. Ancak yalın akılla lübb arasında güneş ışığıyla mum ışığı gibi fark vardır. Lübb ancak Yüce Mevlâ’nın itaatine yönelen, nefs ve dünyadan yüz çevirmiş olan has kullar için söz konusudur. Allah Tealâ bu durumda olan iman ehline takva elbisesini giydirmiş, türlü belalardan korumuş ve Kur’an-ı Kerim’de onları övmüştür. (Heyet, Metinlerle Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 592)

Tefsirinde konuyla ilgili geniş izahlarda bulunan Ebusuud Efendi rahmetullahi aleyh, ulü’l-elbâb ile his ve vehimlerinden arınmış, nefsanî ilgilerden sıyrılmış, zulmet engellerinden kurtulmuş, âleme ibret nazarıyla bakan, her varlıkta Hak sırrının hakikatini araştıran, devamlı Allah Tealâyı zikreden ve O’ndan başkasına iltifat etmeyen kulların kastedildiğini beyan eder. (İrşâd, II, 220)

İbn Acîbe el-Hasenî rahmetullahi aleyh ise tefsirinde ulü’l-elbâb kavramını, “kâmil, sâfi, his ve vehim engellerinden temizlenmiş akıl sahipleri” olarak açıklar. (Bahrü’l-Medîd, I, 449). Bir başka ayetin tefsirinde ise aynı kavramı, “şehvet ve kötü alışkanlıklarından arınmış, boş sevgilere ve maddi şeylere yönelmemiş nurlu kalp sahipleri” şeklinde tarif eder. (Bahrü’l-Medîd, III, 21)

Ulü’l-elbâb kavramının geçtiği ayetler tahlil edildiğinde, söz konusu ayetlerde bahsi geçen gerçek akıl sahiplerinin şu özelliklere sahip oldukları müşahede edilir:

  • Takva ile donanmışlardır. (Bakara 197; Mâide 100; Talâk 10)
  • Allah Tealâ’nın dilediğine ikram etmiş olduğu hikmet’e nail olmuşlardır. (Bakara 269)
  • Kur’an-ı Kerim’de yer alan muhkem ve müteşâbih ayetler hususunda mümince bir tavır sergilerler. (Âl-i İmrân 7)
  • Kur’an-ı Kerim’in hak olduğunu bilenle ona karşı kör olanın durumundan ibret alırlar. (Râ‘d 19)
  • Kur’an-ı Kerim’in indirilişini tefekkür edip öğüt alırlar. (Sâd 29)
  • Kur’an-ı Kerim’in bir uyarıcı, bir öğüt ve tevhide götüren bir tebliğ olduğunu bilirler. (İbrahim 52)
  • Geceleyin secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbi’nin rahmetini umarak kulluk ederler. (Zümer 9)
  • Yerde ve gökte meydana gelen hadiseler hakkında tefekkür ederler. (Âl-i İmrân 190; Zümer 21)
  • Peygamber kıssalarından ibret alırlar. (Yusuf 111; Sâd 43; Mümin 54)
  • Sözün en güzeline tâbi olup, hidayete erdirilirler. (Zümer 18)

Bu özelliklerin yanı sıra Âl-i İmrân ve Râ’d sûresinde ulü’l-elbâb sıfatının tezahürü olarak gerçek manada akledebilen kulların vasıfları sıralanır.

Âl-i İmrân sûresinde, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selîm akıl sahipleri için pek çok ibret vardır.” ayetiyle vasfedilen akıl sahipleri, devam eden ayette mealen şöyle tanıtılır: “Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken (her durumda) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, seni tesbih ederiz, bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân 191)

Ebussuud Efendi rahmetullahi aleyhin bu ayetin tefsirinde yaptığı izahlar, konuyla ilgili söylenebileceklerin özeti mahiyetindedir: “O akl-ı selîm sahipleri, söz konusu hallerde Allah’ı zikrederler. Hangi tefsir olursa olsun, burada anlatılan o mutlu insanların vasıfları şunlardır: Onlar bir an bile Allah’tan gafil olmazlar. Kalpleri Allah’ın zikriyle mutmaindir. Zihinleri de sürekli Allah Tealâ’yı murâkabe ile meşguldür. (…)

Bu itibarla burada anlatılanlardan maksat, Allah Tealâ’nın mutlak zikridir. Bu zikir ister Allah’ın zatının, ister sıfatlarının ve ister fiillerinin zikri olsun. Bu zikre dil ister iştirak etsin, ister etmesin. Zikir için bu üç halin zikredilmesinden murad, zikri bütün vakitlere yaymaktır. Bu üç halin özellikle belirtilmesi, zikri bu hallere tahsis için değil, insanlar genellikle bu hallerde bulundukları içindir.” (İrşâd, II, 221-222)

Râ‘d sûresinde ise “Rabb’inden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? Bunu sadece selîm akıl sahipleri anlar.” ayetinden sonra devam eden ayetlerde ulü’l-elbâb sınıfının vasıfları sıralanmaktadır:

  • Onlar Allah’ın ahdini yerine getirenlerdir.
  • Verdikleri sözü bozmayanlardır.
  • Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetenlerdir.
  • Rablerinden çekinen ve kötü hesaptan korkanlardır.
  • Rablerinin rızasını isteyerek sabredenlerdir.
  • Namazı dosdoğru kılanlardır.
  • Kendilerine verilen rızıktan infak edenlerdir.
  • Kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. (Râ ‘d 20-22)

Bu vasıflarla tanıtılan selîm akıl sahiplerinin nail olacağı mükâfat ise mealen şöyle açıklanır:
“Dünya yurdunun (güzel) sonu işte onlarındır. (O son) Adn cennetleridir. Oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla birlikte girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına girer. (Ve onlara şöyle derler): Sabretmenize karşılık selam size! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir.” (Râ‘d 22-24)

Ayet-i kerime’lerde Yüce Mevlâ, gaflet örtülerinden sıyrılmış saf ve duru bir akla sahip olan müminleri tanıtmakta, onların sahip olduğu meziyetleri haber vermektedir. Aslında her müminin vazifesi, Kur’an ve Sünnet nuruyla aydınlanmış selîm bir akla ve kalbe sahip olmaktır.

Bu nimete mahzar olan bahtiyar kulların duasıyla Yüce Mevlâ’dan niyaz ediyoruz:
“Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Rabbimiz! Biz, Rabbinize iman edin, diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vaadettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz sen, vaadinden dönmezsin.” (Âl-i İmrân 192-194)

Dini Soru Sor Cevap Al

Merak ettiğiniz dini soruları ‏‏‏‏‏‏‏‏aşağıdaki bölüme yazarak sorabilirsiniz.

© 2022 Muhammed Furkan Akdoğan