İçeriğe geç

Gurbet Nedir?

    Sözlüklerde “insanlardan uzak olmak, uzaklaşmak, yabancılık, yabancı yer” gibi manalara gelen “gurbet”, aynı zamanda kişinin maddi ve manevi olarak insanlardan uzaklığına da işaret eder.

    Sûfîler ise gurbeti, “dervişin içinde bulunduğu toplumun genel geçer anlayış ve düşüncelerinden uzaklaşıp, sürekli Hak ile birlikte olması” ve “gerektiğinde vatanından ayrılması” olarak açıklarlar.

    Tasavvuf ehli esasen bu dünyanın geçici ve asıl vatan olmaması sebebiyle kendilerini gurbette kabul eder ve bu sebeple dünya ile aralarına mesafe koyarlar. Bu mesafe sûfînin meşrebine göre “uzlet”, yani fizikî olarak dünya ile en az seviyede temas şeklinde olabileceği gibi, halk içinde bulunup kalbini dünya sevgisinden muhafaza etmek şeklinde de olabilir.

    Meşhur müfessir ve dil âlimi Râgıb el-İsfahânî rahmetullahi aleyh ise, âlimlerin halk içinde sayılarının azlığı ve benzersiz olmaları sebebiyle “garipler” anlamında “gurebâ” diye adlandırıldıklarını söyler. Hâce Abdullah el-Herevî hazretleri ise kişinin kendisini halkın davranış ve düşüncelerinden uzak tutmasının gurbet olduğunu söyler.

    Sûfîlerin kalpleri sürekli Allah Teâlâ ile meşguldür. Dünyaya ve dünyevî işlere halkın verdiği değeri vermezler. Bu sebeple kalplerini ve bazen ellerini dünyevî işlerden çekip bütün halleri ile Allah’a kulluk yapmaya ve O’nun rızasını kazanmaya çalışırlar. İşte böyle kişiler toplumda az olduğu için sûfîler adeta gurbet hayatı yaşarlar. Ayrıca asıl vatanın ebedî âlem olduğunu bildikleri için Yunus Emre kuddise sırruhû gibi; “Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile / Gurbette halin kim bile gel gör beni aşk n’eyledi” diyerek gurbetin ne olduğuna işaret ederler. Mevlânâ hazretleri de Mesnevî’nin ilk beytinde “Dinle, bu ney neler hikâyet eder / ayrılıklardan nasıl şikâyet eder” derken insanın dünyadaki gurbet hayatından bahsetmektedir.

    Sûfîler şu mealdeki ayet-i kerimenin dünyadaki gurbet hayatına işaret ettiğini söylerler: “Sizden önceki asırlarda yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak aklı başında kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı hariç. Zulmedenler, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Onlar zaten günahkâr idiler.” (Hûd 116) Ayetteki “onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı hariç” kısmı azlığa, dolayısıyla garipliğe ve gurbete işaret etmektedir. Toplumdaki fesat ve isyana karşı durup elinden gelen her şeyi yapan müminler son çare olarak asilerle ve fâsıklarla aralarına mesafe koyar ve onlardan ayrılırlar. İşte bu da gurbettir.

    Şu mealdeki ayet-i kerimede de gerektiğinde vatanın terk edilerek gurbete çıkılmasından bahsedilir: “Kim Allah yolunda hicret ederse o, yeryüzünde gidecek birçok yer ve geçim imkânı bulur. Kim Allah ve Resûlü için hicret ederek evinden çıkar da yolda kendisine ölüm yetişirse onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Nisâ 100)

    İbn Acîbe el-Hasenî hazretleri bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir eder: “Kim Allah’a ve Resûlü’ne ulaşma isteğiyle nefs evinden ve beden hapishanesinden çıkar da temkin halini (tam vuslat) elde etmeden önce ölürse, o kimsenin sevabı Allah’a aittir. Allah onu niyet ve arzusuna ulaştırır. Temkin haline ulaşmış ve halinde karar kılmış sıddıklarla birlikte haşreder. Bunlar, dereceleri peygamberlerden sonra gelen kimselerdir. Aynı şekilde, kim zâhirî ilim elde etmek için yola çıkar da elde edemeden vefat ederse o da âlimlerle birlikte haşredilir.”

    Hâce Abdullah el-Herevî hazretleri gurbetin üç derecesi olduğunu söyler:

    “Birincisi vatandan gurbettir. (Kişinin evinden, ailesinden ayrılmasıdır.) Böyle bir garibin ölümü şehitlik gibidir.

    İkincisi halin gurbetidir. Bu kimse kendilerine ‘Ne mutlu size!’ denilen gariplerdir. Bu kimse kötü bir toplumda ve kötü bir zamanda yaşayan sâlih bir insan veya cahiller arasındaki âlim yahut da münafıklar içindeki sıddıktır.

    Üçüncüsü ise himmetin gurbetidir. Böyle bir gurbet, Hakk’ı talep etmenin gurbetidir ve âriflere hastır. (Böyle kişiler bedeniyle dünyadadır fakat kalpleri ile sürekli Hak iledir. İşte bu sebeple gurbette sayılırlar.)”

    Şeyh Abdurrahman-ı Tâhî hazretleri Molla İbrahim’e yazdığı mektupta; “Gurbetteyiz senden başka vatanımız yok / Fakiriz senden başka ihtiyacımız yok” beytini alıntılayarak müridlerin tek vatanının Hak Teâlâ olduğunu ve başka hiçbir şeye ya da yere gönül bağlanmaması gerektiğini ifade eder. Yine müridlerin gerçek ve tek isteği Hakk’a yakınlık olmalıdır. O sadece Hak ile zengindir. Bu zenginliğin haricinde ise sadece fakirlik vardır.

    Gurbet, dervişin alışkanlıklarını terk ettiği gibi alıştığı düzeni de terk etmesidir. Dünyaya alışmak ise kişinin gurbette olduğunu unutması olup gaflet halidir. O halde vatan edinilmiş her hali ve her şeyi Allah için terk etmek gurbettir.

    Kısaca gurbet, kişinin yaşadığı yeri terk etmesi ile sınırlı değildir. Asıl gurbet, kişinin dünyanın bir han ve kendisinin yolcu olduğunu bilip, kalbini dünyevî sevgilerden koruması ve dünya ehlinden, Rabbi’ne vâsıl olmak gibi bir derdi olmayanlardan mümkün mertebe uzak durmasıdır. O halde gurbet maddi ve manevi olarak ikiye ayrılır. Maddi gurbet kişinin zâhir vatanını terk etmesi iken manevi gurbet kişinin Hak’tan gayrı her şeyi terk etmesidir ki, sûfîlerin gurbeti de budur.