HIRS

Hırs; bir şeyi şiddetle isteme, aşırı derecede tutkun olma, sonu gelmeyen istek, tamah etme, açgözlülük, cimrilik, azgınlık, haddi aşan arzu gibi anlamlara gelir. Kısaca kişide isteklerin ifrat yani aşırılık derecesinde bulunmasıdır. Bu hal kişinin gözünü manen kör ettiği gibi doğru düşünmesini de engeller.

Klasik kaynaklarımızda hırs; mal, makam, şöhret ya da ilim ve benzerlerini elde etmek için kişinin canını dişine takıp gayret etmesi anlamında kullanılır ve böyle kişiye “haris” veya “muhteris” denilir.

Hırs, genellikle kötü bir ahlâk olarak ele alınmış olmakla birlikte nadiren de olsa güzel şeyler yapmaya tutkuyla bağlanmayı ifade etmek için de kullanıldığı olmuştur. İbadet hırsı, ilim hırsı gibi… Fakat kelime asıl olarak dünyalık bir hedefe tutkuyla bağlanmayı dile getirir ki, şiddetle reddedilmiştir.

Arapça bir kelime olan hırsın kök anlamı hayli ilginçtir. Develer çölde acıkınca dikenli çöl bitkilerinden yerler ve haliyle damakları kanar. Akan tuzlu kanın tadını seven develer, bu lezzetin kendi kanlarından değil dikenden geldiğini zannederler. Böylece daha çok diken yerler, ağızları iyice kanar. Bu sebeple sahipleri develerin fazla diken yemelerine izin vermez yoksa hayvan ölebilir. İşte bu durum Arapçada “harase” kelimesiyle ifade edilir. Hırs ve ihtiras kelimesi de bu kökten gelir.

Hırs sahibi kişi de iştahla bir şeyi elde etmeye koyulur, fakat yaşadığı haz aslında onun felaketidir. Bu felaket dünyada olabileceği gibi, bağlandığı hedefe göre aslı ahirettedir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hırs ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “İnsanoğlu yaşlansa da onda iki şey hep genç kalır: Hırs ve haset.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Bu hadis-i şerifin diğer bir rivayeti ise şöyledir: “Âdemoğlu büyür, onunla birlikte iki şey daha büyür: Mal sevgisi ve uzun hayat ümidi.”

Yine Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, insanın mal hırsını şöyle ifade eder: “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Onun karnını topraktan başka bir şey doldurmaz. Şu kadar ki, tevbe eden kişinin tevbesini Allah kabul eder.” (Buhârî)

Bu hadis-i şerifler ve daha birçok benzeri insanın dünya işlerine tutkuyla bağlanıp ahireti unutmasını veya ihmal etmesini kınar. Böyledir; dünyaya aşırı yönelmek kişiyi gaflete düşürür, kulluk vazifelerini gereği gibi yapamaz ya da hepten terk ettirir. Haris yani hırslı kişi asla doymadığı için daima fazlasını ister, ölene kadar bu hali devam eder. Bu tutkusu meşru-gayri meşru hassasiyetine ve dinin özellikle mal mülkle ilgili emirlerine karşı körleştirir. Sürecin farkına varıp keskin dönüş yapmadığında ihtiyarlaması da fayda etmez. Çünkü nefs yaşlanmaz.

Âlimlerimiz hasetten tamahkârlığın, tamahkârlıktan da hırsın doğduğunu söyler. O halde hırsın ilk basamağı hasettir. Haset ise kişinin kendisinin sahip olamadığı bir şeyi başkasının da sahip olmasından huzursuz olmasıdır. Çekememezlik diye de adlandırılır.

Haset eden kişi olumsuz duygular içindedir. Başkasında görüp kendi sahip olmadığı imkânı kıskanmakta, kanaatkâr olamadığı için zaman zaman imanı ile sınanmaktadır. İşte bu olumsuz duygular tamahkârlığa, sonra da hırsa iter.

Sûfîler hırsı tamamen dünyevî tutkularla sınırlandırıp mal mülk, makam, şöhret gibi istekleri ifade etmek için kullanmış ve hırsı kalbin bir hastalığı olarak tanımlamıştır. Nefs terbiyesinin ilk hedeflerinden biri bu halden kurtulmaktır. Ahlâk ve tasavvuf kitaplarımız bu hastalığın tedavisi ve kanaat halinin elde edilmesi için gerekenleri izah etmiştir.

Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sırrhû hazretleri der ki: “Bütün dünya bir insanın elinde toplansa, kalbinde hırs bulunmadıkça bunun ona zararı dokunmaz. Ama eğer kalbinde bir hurma tanesi için bile hırs bulunsa zarar görür.”

Fudayl b. İyaz kuddise sırruhû hazretleri de şöyle der: “Bütün şerleri bir evde toplayıp dünya sevgisini ve hırsını ona kilit yapmışlar. Bütün hayırları da başka bir eve toplayıp, dünyayı sevmemeyi bu evin kilidi yapmışlar.”

Hırsın bu kadar tehlikeli olmasının sebebi, yukarıda değindiğimiz üzere imanla irtibatıdır. Mümin kişi ilâhî taksime ve kadere inanır ve bundan razıdır. Varlığı da yokluğu da birer imtihan kabul eder. Daima şükür ve kanaat halindedir. Asıl yönelimi geçici dünyalıklara, dünyanın süslerine değil, Rabbi katında daha değerli olan ahiret yurdunadır. Kalbinin Rabbi’nden başka bir şeye bağlanmasını büyük felaket olarak görür. Kendisine son derece kıymetli emanetler olarak verilen zâhir ve bâtın donanımını taş toprak için kullanmaktan hayâ eder. Ayrıca bilir ki Rabbi’ne tam bir itimat halinde olursa önünde beklemediği kapılar açılır. Başkasının elindekine göz dikip hırs yapmayı insanlık onuruna ve haysiyetine yakıştıramaz. Bilir ki Allah Teâlâ onu çok daha büyük hedefler için, hatta kendi zâtı için yaratmıştır.

Muhteris insan özgür değildir; hırsının kölesidir. Ruh ise özgürlüğü ve sonsuzluğu arar. İnsan onu fani olana bağlayıp tutsak ettikçe bunalır. Günümüzde yaygın olan pek çok psikolojik sorunun altındaki hakikat budur. Haris kişi zengin olsa bile cimridir. Hatta fakirden de cimri. Hayata tutkuyla bağlıdır, ölümü sevmez, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Tek derdi dünya, daha çok dünyadır. Kanaati eziklik olarak görür. Fakat ölümden kaçış olmadığını bildiğinden, yaşlandıkça artan bir huzursuzluğun pençesindedir. Gençleşmek ister, bunu başaramayınca da genç görünmek için nice sıkıntılara katlanır. Bu sebeple hırslı kişi deniz suyu içenlere benzetilir. Ne kadar içseler de susuzlukları girmediği gibi daha da artar.

Ebu Bekir Verrâk kuddise sırruhû hazretleri şeytanın şöyle dediğini söyler:

“Ben bir mümine ilk önce ‘kâfir ol’ diyecek kadar aptal değilim. Onu önce helal isteklere hırslı bir hale getiririm. İsteğine esir düşmeye alışınca bu defa onu günah işlemeye kışkırtırım. En sonunda da imanına vesvese verir, kâfir olmasını telkin ederim.”

Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ

© 2022 Dini Sorular ve Cevaplar - WordPress Theme Tarafından WPEnjoy