İçeriğe geç

İlham İle İlgi Tasavvufi Sohbet

    4. asrın meşhur sûfî âlimi ve mütefekkiri Taftâzânî rahmetullahi aleyh ilhamı, “Mananın feyz yoluyla kalbe girmesi” diye tarif ederken, yine aynı asrın diğer meşhur âlimi Cürcânî rahmetullahi aleyh ise “kalpte oluşan bilgi” şeklinde tanımlar. Tasavvufî bir kavram olarak ilham, “Allah tarafından kulun kalbine ulaştırılan gaybî bilgiler” demektir. Aklın ve beş duyunun bu bilgide herhangi bir rolü yoktur. Bu sebeple bir delile dayanmadığı gibi kulun gayreti ile de ortaya çıkmaz. Aksine, kolayca ve hiç zorluk çekmeden kalpte kendini gösterir. İmam Gazâlî hazretleri de ilhamı, “delil ve gayret olmadan kalpte hâsıl olan ilim” şeklinde tarif eder ki, genel kabul de bu şekildedir.

    Sûfîler “kalbimde zuhur etti”, “Allah Teâlâ bana şöyle nidâ etti”, “ruhuma şöyle nidâ olundu”, “semadan nidâ geldi” gibi sözlerin, kendilerine Hak tarafından ilham olunduğunu ifade eder.

    İmam Gazâlî rahmetullahi aleyh; “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri biz mutlaka yollarımıza ulaştıracağız. Şüphesiz Allah iyilik sahipleriyle beraberdir.” (Ankebut, 69) ayet-i kerimesinde kulun mücahede sonucu ulaşacağı manalardan birinin de ilham olduğunu söyler. Yine “Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter.” (Talâk, 2-3) ayet-i kerimesini “ilim tahsili olmaksızın ona birtakım bilgiler öğretir, tecrübe olmaksızın onu anlayış sahibi yapar” diye tefsir ederek ilhama işaret eder. Sûfiler; “Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve nezdimizden bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 65) ayet-i kerimesinde geçen ilmin, ilm-i ledün ve ilham olduğunu söyler.

    Hadis-i şeriflerde de ilhama değinilmiştir. Mesela: “Sizden önceki ümmetlerin içinde ilhama mazhar olan kişiler (muhaddesûn) vardı. Eğer ümmetim arasında da onlardan biri varsa, bu Ömer’dir.” (Buhârî). Diğer bir hadis-i şerifte ise ilham ile rüşd arasında şöyle ilişki kurulmuştur: “Allahım, senin nezdinden bir rahmet istiyorum ki, onunla bana rüşdümü ilham edesin.” (Tirmizî)

    İmam Şa’rânî kuddise sırruhu hazretleri; “İlmiyle amel eden kişiler vasıtasız olarak birtakım bilgilere erişir; ilim nurdur ve onu kalbe Allah yerleştirir.” derken, İbrahim b. Ethem kuddise sırruhu hazretleri şöyle söyler: “Bir kimse Hak ile yakınlığını bulup ünsiyet elde edince talep etmese dahi ona ilim nasip edilir.” Hallac-ı Mansur hazretleri ise; “Kul belirli bir makama ulaşınca Allah ona bilinmeyen bazı hakikatleri bildirir.” buyurarak ilhama ulaşmanın yolunun Allah’a yakınlıktan geçtiğini ifade eder.

    Abdullah-ı Dihlevî kuddise sırruhu hazretleri ilham ve çeşitleri ile ilgili şöyle der:

    “İlham; helal yemek, doğru söz söylemek, sürekli abdestli olmak, cahillerden uzak durmak ve günahlardan sakınmakla hâsıl olur. İlham birkaç kısımdan müteşekkildir. Birincisi, Allah Teâlâ tarafından yere ve göğe yerleştirilmesiyle, ikincisi melek sesiyle, üçüncüsü ruhânî nidâ ile, dördüncüsü de nefs-i mutmainne ve nefs-i fâninin seslenmesiyle olur. Hangi türlü olursa olsun, kişi kalbine öyle teveccüh halinde olmalı ki, ilham şüpheden uzak ve şeytanın fısıltısı araya girmeden olsun.”

    Sûfîler, kendilerine gelen ilhamın Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Seniyyeye uygun olup olmadığına son derece dikkat ederler. Bu konuda Süleyman ed-Dârânî kuddise sırruhu hazretleri şöyle der: “Hakikate ait bazı bilgiler kalbimi sarar. Fakat iki şahit yani Kur’an ve Sünnet olmadan onların kalbime girmesine izin vermem.”

    Sehl el-Tüsterî hazretleri de “Kitap ve Sünnet’in kabul etmediği her keşif bâtıldır.” der. Cüneyd-i Bağdâdi hazretleri ise “Yollar Allah Resûlü sallallahu aleyhi vesellemin izinde giden kişilerden başkalarına kapalıdır” ve “Bilgimiz Kur’an ve Sünnet temeli üzerine kurulmuştur” buyurarak bu husustaki temel ilkeyi dile getirmiştir. İmam-ı Rabbânî kuddise sırruhu hazretleri ise “Sûfîlerin sözleri, vecd ve halleri Kur’an ve Sünnet mihengine vurulmadıkça yarım arpa değeri tutmaz.” diyerek son noktayı koyar.

    İzzeddîn Kaşânî hazretleri feraset, ilham ve vahiy arasındaki ana farkı şöyle açıklar: “Feraset, görünür şeyleri dikkatlice inceleme neticesinde meydana gelen gaybî işlerin keşfi iken, ilham vasıtasız ortaya çıkar. Vahiy ile ilham arasındaki fark ise, ilhamın vahye tâbi olması ve vahyin ilhama tâbi olmamasıdır. Yani evliyanın ilham mertebesine ulaşması, peygamberlere uyma vasıtasıyla gerçekleşir. Peygamberlerin vahyi ise bir başka şeye tâbi değildir.”

    İnsan beş duyu vasıtasıyla dış dünya ile ilişki kurar. Duyuları ve aklı sayesinde bilgiye ulaşır. Aynı şekilde insan iç duyularıyla da manevi bilgi dediğimiz ilhama ulaşır. Ama kişinin ilham almaya hazır hale gelmesi için nefs terbiyesi yapması, kalbini kötü özelliklerden temizleyip güzel hallerle bezemesi gerekir. Mücahede olmadıkça müşahedeye erişilemez. Kişi kendisiyle yani nefsinin kötü özellikleri ile savaşmadıkça ilhama ulaşamaz. Öncelikle kalpteki gaflet perdelerinin kalkması gerekir. Diğer türlü kalbe doğan şeyler Rahmânî ilham değil, ancak şeytanın fısıltıları olabilir.