İçeriğe geç

İrşad Sorumluluğu

    İrşad ve mürşid deyince akla tasavvuf ve tarikat geliyor.  Oysa irşadın da mürşidin de anlamı, bütün Müslümanları ilgilendirecek kadar geniş.  Yani “irşad kâmil mürşidlerin işidir. dolayısıyla bu sıfatı taşımayanların irşad sorumluluğu yoktur” gibi bir anlayış doğru değildir. 

    Bazı kelimeler vardır ki zaman içinde kazandığı kavramsal anlam, sözlükteki anlamını unutturacak kadar öne çıkar. Eğer kelimenin sözlük anlamı genel bir sorumluluğu ifade ediyorsa, unutulması ya da dikkate alınmaması halinde o sorumluluğun ihmaline yol açar. “İrşad” ve “mürşid” kelimeleri böyledir. Bu iki kelime daha ziyade tasavvuf ilminin iki terimi olarak bilinir. Buna göre irşad; bir tarikat şeyhinin denetimi altındaki bağlılarına seyr ü sülûk denilen ve hedefi “ihsan” mertebesi olan yolculukta rehberlik etmesi; usul, erkân, âdâb öğreterek onlara kemâlât kazandırmasıdır. Mürşidler ise, sağlam bir silsile ile Resûlullah sallallahu aleyhi vesselleme bağlanan, irşada ehil ve icazetli, âlim, ârif, fâzıl, kâmil ve mükemmil (başkalarını kemâle erdirebilen) Allah dostlarıdır. Kelimelere verilen bu anlamlar birer tasavvuf terimi olarak doğrudur. Fakat irşad ve mürşidin anlamı, kapsamı bundan ibaret değildir. Terim anlamlarıyla sınırlandırılması; “Mürşid ‘irşat eden’ demektir. Yani irşad kâmil mürşidlerin işidir; dolayısıyla bu sıfatı taşımayanların irşad sorumluluğu yoktur” gibi bir yanılgıya sebebiyet vermektedir. Oysa “Eğitim ve öğretim sadece diplomalı öğretmenlerin işidir. Onlardan başka hiç kimse bu işlere karışmamalıdır.” demek nasıl kabul edilemez bir anlayışsa, bu da öyledir. Sözlük anlamı hatırlandığında fark edilecektir ki “irşad” bütün Müslümanların en temel sorumluluklarından biridir. Bir misalle açıklayacak olursak; kuyunun yakınlarında dolaşan âmâyı görüp de onu en emin yola sevk etmemek herkes için vebaldir.

    İrşadın sebebi ve sonucu: Rüşd

    İrşad, “rüşd” kökünden Arapça bir kelime. Rüşd, “doğru yolu bulma, doğru düşünme; herhangi bir konuda iyi, doğru, faydalı ve hayırlı olanı tercih edebilme olgunluğu”dur. Bu olgunluğa erişene “râşid” veya “reşîd” denir. Nitekim hemen her toplumda âkil ve bâliğ olanın, yani çocukluktan çıkıp doğruyu yanlıştan ayırma anlamına temyiz kabiliyetinin kazanıldığı çağa ulaşanın “reşid olduğuna” hükmedilir. Böyle bir olgunluğa ulaştığı içindir ki reşid olmak, dinen veya hukuken sorumlu sayılmanın ve iradî kararlar verebilmenin de başlangıcı kabul edilmiştir.Allah Teâlâ, rüşde ulaşabilmesi için bütün imkânları bahşetmiştir insanlara. Doğruyu görsünler diye göz, işitsinler diye kulak, bulsunlar diye akıl vermekten başka; “Biz insana (biri hak, diğeri bâtıl) iki yolu da gösterdik.” (Beled 10) mealindeki ayette ifade buyurduğu üzere, yolun doğrusunu da eğrisini de apaçık göstermiştir. Kur’an-ı Kerim adeta baştan sona bu iki yolu tarif eder. Yolun doğrusunda nasıl yürüneceği, eğrisinden nasıl sakınılacağı, Resûlullah sallallahu aleyhi vessellemin ve sâlih kulların yaşayışı, tarzı ve tavrı ile de örneklenmiştir. Buna rağmen insan çoğu zaman unutmakta, şaşırmakta, aldanmakta, akledemeyip yanlışa yönelmektedir. Şeytana uymakta, dünyaya kanmakta; kötülüğü emreden nefsinin, benlik duygusunun, şehvet ve öfkesinin esiri olarak bâtıla sapmaktadır. Şer odaklarından estirilen fitne fesat rüzgârlarına kapılıp istikametini kaybedebilmektedir. İşte “irşad”, böyle sapma ve savrulmalardan kurtarmak yahut korumak, yanlışlarını düzeltmek için “rüşd”e kılavuzluk etme sorumluluğudur. Onlara doğru yolu hatırlatmak, anlatmak yahut göstermek suretiyle o yola yönelmelerini sağlamaktır. Gayrimüslimlere yapılan tebliğ veya davet de irşad kapsamında olmakla beraber, irşad daha çok Müslümanları muhatap alan bir bilgilendirme, uyarma, yönlendirme, iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırma ameliyesidir.

    Hangi yol?

    Rüşd doğru yolu görmek; irşad doğru yolu göstermektir de “doğrul yol” nedir peki? Bakara suresinin 256. ayetinde mealen, “Doğru (yol) ile sapkınlık (yolu birbirinden kesin olarak) ayrılmıştır.” buyurulur. Meallerin “doğru” diye aktardığı kelimenin ayet-i kerimedeki karşılığı “rüşd”; sapkınlığın karşılığı ise “gayy”dir. Müfessirler rüşd kavramıyla “doğruluk” dışında “İslâm, iman, hak, hayır, hidayet, iyilik, Allah ve Resûlü’ne itaat”in; bunun zıddı olan gayy kavramıyla da “sapıklık” dışında “küfür, zulüm, bâtıl, şer, kötülük, dalâlet, Allah ve Resûlü’ne isyan”ın kastedildiğini söyleyip bu çerçevede izahlarda bulunmuşlardır. Şu halde doğru yoldan maksat, kişiyi dünya ve âhiret saadetine ulaştıracak “sırât-ı müstakim”dir. Her konuda İslâm’ın ölçülerini, Allah Teâlâ’nın rızasını esas alan bir yöneliştir. Öyleyse irşad, kişinin önce kendi nefsine, sonra da diğer Müslümanlara, her adımda şer’i şerife ve ilâhî rızaya uygun davranma hususunda ikaz, izah, telkin, tavsiye ve nasihatte bulunmasıdır. Bilhassa güzel bir örneklik sergileyerek çevresindeki insanları ibadete, sâlih amele, güzel ahlâka, edebe uygun davranmaya teşviktir. İlim, amel, muaşeret adabı konularında görülen eksikleri gidermek, itikadı tamir veya tashih eylemektir. Sıradanlaşıp yaygınlaşma ihtimali beliren, ifsada sebep olabilecek cehaleti, yanlışları, sapkınlıkları engellemek için bir ıslah sorumluluğudur irşad. Bu maksada yönelik vaaz, hutbe ve sohbetler yanında, Ehl-i Sünnet çizgisindeki yazılı, sözlü ve görüntülü yayınlar birer irşad faaliyetidir. Bunlar belki ehil olanların vazifesi gibi görülebilir. Fakat böyle yayınların daha çok insana ulaştırılıp takibinin sağlanması da bir irşad faaliyetidir. Pekâlâ her Müslüman tarafından yapılabilir. Kaldı ki irşadın daha tesirlisi, insanlarla bire bir münasebette görülen eksiklik yahut yanlışlara müdahale ve bunların doğrusunu göstermek tarzında olanıdır. İrşadın bu türlüsüne ehil olmak için, gereklerini yerine getirmek kaydıyla Müslüman olmak yeterlidir. Zira Müslüman olmak; rüşte ulaşmış, doğru yola girmiş olmaktır. Açıktır ki ancak rüşdünü ispat etmiş olanlar irşadda bulunabilirler.

    İrşada ehil olmak

    Kur’an-ı Kerim’de “rüşde erenler, dosdoğru yolu bulup o yolda istikamet üzere yürüyenler” anlamındaki “râşidûn”un bazı özelliklerine dikkat çekilir. Bakara suresinin 186. ayetinde bu özellikler, “Allah Teâlâ’nın davetine icabet ve kâmil iman” olarak zikredilmiştir. Hucurat suresinin 7. ayetinde ise râşidûn, “Allah’ın kendilerine imanı sevdirdiği, imanla kalplerini süslediği; küfrü, fıskı ve isyanı ise onlara çirkin gösterdiği kimseler” olarak nitelenir. Müslümanları muhatap alan her iki ayet-i kerimede de sayılan özellikler hiç şüphesiz hakkıyla Müslüman olabilmenin en temel, olmazsa olmaz şartları arasındadır. Böylece rüşdünü ispat eyledikleri içindir ki her Müslüman aynı zamanda irşad ehlidir. Rüşdünü ispattan kasıt ise sırat-ı müstakimin ne olduğunu sadece bilmek, doğruluğunu ikrar etmek yahut arada bir o yolda bulunmaktan ibaret değildir. Rüşdünü ispat tabirindeki ispat, “sebat” anlamındadır. Doğru yolda sabit-kadem olmayı, başka yöne sapmaksızın sürekli sırat-ı müstakim üzere yürüme ısrar ve kararlılığını ifade eder. Yine yukarıda belirttiğimiz gibi Müslüman olmanın gereği rüşd, irşad ehliyetini; irşad ehliyeti de irşad sorumluluğunu getirir.Bu sorumluluktan kaçışa sıkça bahane yapıldığı için bilhassa ehliyet vurgusu yaptık ama İslâm, irşad konusunda başka açılardan da Müslümanı mükellef kılar. Mesela Müslümanlara hitaben gelen bir ayet-i kerimede mealen “İnsanlara birer şahit (ve örnek olasınız) diye sizi vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara 143) buyurulur. Burada ifrat ve tefrite düşmeden adalet üzere bir örneklikle bütün ümmete yüklenen bir irşad sorumluluğu vardır. “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun.” mealindeki başka bir ayet-i kerimede (Âl-i İmran 104) bir zümreye tahsisle farz-ı kifâye olan bir irşad sorumluluğuna işaret buyurulur. “Siz insanlar (arasından onların iyiliği için) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz.” (Al-i İmran 110) mealindeki ayet-i kerimede ise sanki bütün Müslümanları o zümreye dâhil olmaya teşvik vardır. Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem’in, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.” (Müslim, İmare 20)hadis-i şerifindeki sorumluluğa elbette beraberimizdekileri irşad da dâhildir.

    Zalimin zulmüne, cahilin ahmaklığına mani olmayınca

    İrşad, kardeşlik hukukumuzun bize yüklediği bir sorumluluktur aynı zamanda. Birbirimize merhamet ve muhabbetin, birbirimizi koruyup kollamanın gereğidir. Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde sevaba vesile bir sâlih amel olarak övülüp teşvik edilmiştir. Fussilet suresinin 33. ayetinde mealen, “(İnsanları) Allah’a davet eden, sâlih ameller işleyen ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir!” buyurulmaktadır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem de bir hadislerinde, “İnsanları doğru yola çağıran kimseye, (bu sâlih amelinin karşılığından başka) çağrısına uyanların kazandığı sevap kadar sevap yazılacağı”nı bildirir. (Müslim, İlim 16)Aksi durumda, yani irşadın ihmali veya terki halinde ise azarlama ve tehditlere muhatap kılınırız. Kur’an-ı Kerim’de, irşadın ihmal edilmesiyle ortaya çıkacak bazı fitne ve musibetlerden, sadece onların müsebbibi zalimlerin değil, bütün toplumun sorumlu tutulup cezalandırılacağı (Enfal 25) haber verilir. Bir hadis-i şerifte ise irşadı terk etmenin yol açacağı felakete şöyle işaret edilmektedir: “Ya siz birbirinize iyiliği tavsiye eder, kötülükten sakındırır, zalimin zulmüne mani olursunuz ya da Allah Teâlâ kalplerinizi (karartıp) birbirine benzetir, İsrailoğulları’na lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebu Davud, Melâhim 17)İrşad sorumluluğunu yerine getirmenin topyekün kurtuluşa, terk veya ihmalin de topyekün helâke sebep olacağı, şu hadis-i şerifte bir misal üzerinden anlatılır: “Bir geminin yolcuları alt ve üst katlara yerleştiler. Alt katta seyahat edenler;– Su ihtiyacımızı karşılamak için ikide bir yukarı çıkıyor, üsttekileri rahatsız ediyoruz. Geminin tabanında bir delik açıp suyu oradan alalım, diye kararlaştırırlar. Bu durumda üst kattakiler onları engellemezse hepsi birden boğulup gidecektir. Yok, eğer geminin tabanını delmenin yanlış olduğunu anlatıp ikna ederlerse hem kendilerini hem onları boğulmaktan kurtarabileceklerdir.” (Tirmizî, Fiten 12)

    Denize düşeni kurtarmak istiyorsak

    Ayet ve hadislerdeki bu ikazlardan anlaşılıyor ki, “Ben kendimi kurtarayım, başkası ne yaparsa yapsın” tavrı kişiyi kurtarmaya yetmiyor. İslâm sadece ferdî dairede yaşanan bir din değil. İnsana sosyal sorumluklar da yüklüyor; onu içinde bulunduğu çevreyi ifsattan sakındırdığı gibi ihmalden de sakındırıp ıslahla mükellef kılıyor. Öte yandan fert olarak bazı hallerde irşadı terk etmenin, kul hakkına giren bir günah sayıldığına dair rivayetler de var. Bunlardan birini hadis âlimlerinden Münzirî, iyiliğe teşvik, kötülükten sakındırma mahiyetindeki hadisleri derlediği et-Tergîb ve’t-Terhîb adlı eserinde nakleder. Ebu Hüreyre radıyallahu anhunun, “Biz ashab-ı kiram arasında şu haberin konuşulduğunu duyardık” kaydıyla rivayet ettiği şöyle bir sahneyi aktarır: “Hesap gününde bir kişinin yanına pek tanıyamadığı biri gelip yakasına yapışır. Adam şaşırmıştır. – Benden ne istiyorsun? Benim sana herhangi bir kötülüğüm dokunmuş olamaz ki, der. Bunun üzerine yakasına yapışan kişi;– Dünyada iken beni yanlış ve çirkin işler üzerinde görürdün de ikaz etmez, o kötülüklerden alıkoymazdın, diyerek ondan davacı olur.” Kısaca irşad, bilmeyenlere yahut ihlâl edenlere İslâm’ın ölçülerini öğretmek, hatırlatmak veya yaşayıp göstermek suretiyle onları hayatlarının her alanında o ölçülere riayete teşviktir. Sevaba vesile bir sâlih amel olmaktan öte, Müslüman kimliği itibariyle o ölçüleri bilmesi, hayatına tatbik etmesi gereken herkes için bir mükellefiyettir. Yapılmaması vebaldir. Böyledir de Müslümanım diyen ve öyle olan herkesin Müslümanlığın icaplarını kâmilen bildiğini, yaşadığını, rüşdünü ispat ettiğini söylemek de mümkün değildir. Ortada pek çok Müslüman için, “Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede” diyebileceğimiz bir gerçek var maalesef. Halbuki “önce salâh, sonra ıslah” denilmiştir. Yani kişi önce kendisini ıslah etmelidir ki başkalarını da ıslah edebilsin. Çünkü Abdülkâdir-i Geylânî kuddise sırruhû hazretlerinin buyurduğu gibi, “Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir bir yüzücü kurtarabilir. Kendisi kör olan, bir başkasının elinden tutup onu doğru yola götüremez.”

    “Önce salâh sonra ıslah”

    “Önce salâh, sonra ıslah” prensibi Müslümanın irşad sorumluluğunu büsbütün ortadan kaldırmaz yine de. Benim ilmim, amelim, halim yetersiz diyerek bir kenara çekilmek Müslümanı bu sorumluluktan kurtarmaz. Boş tabakla ikram olmaz, doğru ama bu durum ikramdan vazgeçmeyi değil; eksikleri gidermeyi, tabağı doldurmayı gerektirir. Bu da kişinin başkalarından önce kendisini irşada muhatap kılmasıyla olur. Aynı prensip, İmam-ı Azam rahmetullahi aleyhe atfedilen meşhur bir kıssadan hareketle, “Islah, salâh nisabına mâlik olanların vermesi gereken bir zekâttır” şeklinde de ifade edilmiştir. Malum, sürekli bal yediği için sağlığı bozulan bir çocuğu, bu alışkanlığından nasıl vazgeçireceklerine dair bir çözüm göstermesi için İmam-ı Azam’a getirirler. Hazret çocuğun ana babasının şikâyetini dinler ve onlara kırk gün sonra gelmelerini söyler. Kırk gün geçip geldiklerinde ise çocuğa, “Evladım, bundan sonra bal yeme!” deyip gönderir onları. Çocuk gerçekten de o günden sonra bal yememiştir. Ebeveynleri biraz merak, biraz şaşkınlıkla İmam’ın huzuruna tekrar varırlar. “Madem tek bir sözünüzle bu çocuğu alışkanlığından vazgeçirebilecektiniz, neden bizi kırk gün beklettiniz?” diye sorarlar. İmam-ı Azam onlara kırk gün önce kendisinin de bal yediğini, kendisinin yaptığı bir şeyden başkasını men etmesi halinde bunun fayda vermeyeceğini, aradan geçen kırk gün içinde bal yemeyi terk ettiği için sözünün tesirli olduğunu anlatır. Bu kıssa, evet, kendimizin yapmadığı bir şeyi başkasına teklifin tesirli olmayacağına dikkatimizi çekiyor. Ama ertelemekle birlikte, irşad sorumluluğumuzdan kaçınmaya da izin vermiyor. Esas itibariyle, başkalarına telkin edilecek bir davranışa, önce kişinin kendisinin sahip olması gerektiği mesajını barındırıyor. Kıssadaki “kırk gün” ise irşadla emredilecek yahut nehyedilecek hususların, irşadda bulunacak olanın kendisinde alışkanlık haline gelmesini sağlayacak, yani kişiyi bir nevi salâh nisabına ulaştıracak zamana karşılık geliyor.Peki, salâh nisabına mâlik olmamak, başkalarını irşaddan her durumda vazgeçmeye, apaçık yanlışlara müdahaleden kaçınmaya yeter sebep midir?

    İrşad zannedilen ifsad

    Aslolan, öncelikli olan, zaruri olan kendi nefsimizi irşadla salâh nisabına ulaşmaktır. Bunun için her türlü imkâna sahibiz. Fakat şu da bir gerçek ki sıradan Müslümanlar olarak hiçbirimiz hatadan, kusurdan, günahtan münezzeh değiliz. Dinimizi hakkıyla yaşamada pek çoğumuzun eksiği, noksanı var şüphesiz. Yani her Müslümanın salâh nisabına sahip olduğunu söyleyemeyiz. Ancak nisap miktarına mâlik olmamak zekât mükellefiyetini düşürse de sâlih amel kapsamındaki diğer sadaka çeşitlerini terk etmeyi gerektirmiyor. Bu sebeple Yahudilere mahsus çirkin bir davranıştan sakındırmaya matuf, “Başkalarına iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz!” (Bakara 44)mealindeki ilâhî azarlamaya maruz kalmamak için kendimizi unutmadan başkalarının aleni yanlışlarına müdahale, o yanlışlara kayıtsız kalmaktan daha doğru bulunmuştur. Bu türlü bir irşad tarzında sadaka yahut sâlih amel vasfına halel getirecek, ifsada sebebiyet verecek tutumlardan mutlaka kaçınılmalıdır. Nitekim Müslümanın bilmediği meselelerde irşada kalkışması, insanlara fayda yerine zarar verdiği için irşad değil ifsad olur. Kişinin inanmadığını, bile isteye yapmadığını, kendisi inanıyor ve yapıyormuş izlenimi uyandıracak şekilde başkalarına telkini riya tezahürüdür, münafıklık alametidir. Hikmet-i ilâhî, söylenenin tam tersi bir tesir bırakır ki ifsada sebeptir. İrşad edenin yaptığı ile söylediği arasındaki aleni zıtlık, kötü niyetli çevrelerin İslâm’a saldırmasına, Müslümanları itibarsızlaştırmasına imkân veren bir ifsada yol açmaktadır. Bu minvalde yapılan ve irşad zannedilen yönlendirmeler ifsattır. Şiddetle kaçınmak gerekir. Salâh nisabına sahip olunsun olunmasın, başkalarına yapılan irşad böyle arızalarla malûl değilse, zekât veya sadaka mertebesinde bir yönlendirmeyse eğer, irşad şartlarına riayeti de gerektirir. Zira nasıl zekât ve sadaka vermenin bir usulü adabı varsa, irşadın da kendine mahsus usul ve adabı vardır.

    İrşadda usul ve edep

    İrşadda da öncelik yakınlaradır. Bir ibadet olması hasebiyle sadece ve samimiyetle Allah Teâlâ’nın rızası için yapılır. İnsanların övgüsünü kazanmak, minnetini gözetmek riyaya, samimiyet eksikliğine işarettir. Samimiyetin bir başka şartı irşadda hasbî olmayı, yani insanlardan bir karşılık, dünyevî bir menfaat beklememeyi de gerektirir. İrşad, insanlara muhabbet ve merhametin eseridir. Onların iki cihan saadetini amaçlar. Bu sebeple irşadda muhatabın incitilip küçük düşürülmeden eksiklik yahut kusurlarından arındırılması esastır. Bir yanlıştan men edilmesi söz konusuysa, kişi topluluk içinde değil, tenhada uyarılır. Muhatabın hali, ihtiyacı, seviyesi, meşrebi dikkate alınır. Mümkün mertebe yumuşak, tatlı, gönül alıcı bir dil kullanılır. Elbette bazen sert bir üslup da gerekebilir. Önemli olan izah, ikaz veya nasihatin tesiridir. Tesir ise sözün tonundan ziyade samimiyetindedir. Fert veya toplulukları irşadda onları korku ile ümit arasındaki orta noktada tutmak da çok önemlidir. İnsanları kemalât gayretinden alıkoyan bir korku ve karamsarlığa sevk etmek de, dinde laubaliliğe yol açan bir ümit ve güvene sevk etmek de irşad değildir.Başkalarına hakkı, hakikati, hayrı anlatmanın; cahillerle muhatap olmak, yanlış ama yaygın bir zihniyete karşı durmak, inkârcı çevrelerin saldırılarına tahammül gösterebilmek gibi zorlukları vardır. Dünyevîleşmenin, başkalarını ve hiçbir ulvî sorumluluğu umursamayan bireyselleşmenin, putlaştırılan aklın, teknoloji eşliğinde önüne durulamaz azgın bir sel gibi her yandan akan ifsadın yılgınlığa, bir kısım Müslümanların toplumdan uzaklaşıp kendi kabuğuna çekilmesine neden olan bir hızı ve şiddeti vardır. Oysa işte tam da bu sebeplerle, “İnsanların arasına girip eziyetlerine katlanan Müslüman; onlarla bir arada bulunmayan, dolayısıyla eziyetlerine maruz kalmayan Müslümandan daha hayırlıdır.” (İbn Mace, Fiten 23) hadis-i şerifini hatırlayıp sabır, ısrar ve kararlılıkla irşada koyulmak gerekir.

    Önce sûfîler örnek

    İrşadın bir diğer önemli şartı da tesirli olabilmesi için en doğru usulle yapılmasıdır. Bu en doğru usul örnekliktir. İslâm’ın ölçülerini titizlikle yaşayarak, darlıkta da bollukta da mümin duruşunu muhafaza ederek “doğru”yu göstermek suretiyle yapılan irşad her zaman daha tesirli olmuştur. Hidayet hikâyelerinin çoğunda, gayr-i müslimlerin İslâm’a girmesinde yahut günahkârların sırat-ı müstakime dönmesinde genellikle kâmil bir müminin örnekliğinden bahsedilir. Ancak bugün artık irşadı kâl yani söz ile değil hâl ile örneklikle yapmak neredeyse zaruret olmuştur. Sözün çoğaldığı, ayağa düştüğü, tesirinin azaldığı, fayda vermediği bir çağdayız çünkü.Örneklik; iman, güzel ahlâk, edep tezahürü davranışlar sergileyerek fark edilmenin yapay bir gayreti değildir. O davranışları alışkanlık haline getirmenin, olmanın, rüşdü ispatın tabii yansımasıdır. Dolayısıyla örnek teşkil ederek başkalarını irşad, Müslümanın öncelikle kendi nefsini irşad şartına bağlıdır. Esasen, bütün Müslümanlara irşad sorunluluğu yükleyen, “İnsanlara birer şahit (ve örnek olasınız) diye sizi vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara 143) mealindeki ayet-i kerimede, aynı zamanda bu irşadın örneklikle, yani “önce salâh sonra ıslah” prensibiyle yapılmasına da işaret edilmektedir. Öyleyse vakit artık gidişattan yakınıp şahit olduğumuz olumsuzlukları sayıp dökerek hayıflanmanın değil; aynaya bakmanın, kendimize çekidüzen vermenin vaktidir. Örnek teşkil ederek irşad, öncelikle sûfîlerin sorumluluğudur. Çünkü onlar oturmadan kalkmaya, yemeden içmeye, diğer insanlarla münasebete, kulluk vazifelerini ifa hassasiyetine kadar her konudaki edeplerin, inceliklerin kazandırıldığı özel bir terbiyeye tâbidirler. İrşadların en güzeline, en tesirlisine, Allah dostu bir mürşid-i kâmilin irşadına muhatap olmuşlardır. O terbiye ve irşadın alametlerini güzel bir örneklik olarak sergilemeleri herkesten önce onlardan beklenir. Bu sebepledir ki öteden beri irşad hizmeti tasavvuf erbabının sorumluluğunda görülmüş, irşad ve mürşid kelimelerine tamamen tasavvufî bir anlam yüklenmiştir.