İçeriğe geç

LETÂİF NEDİR?

    Tasavvuf ehli, insanın hakikati itibariyle on unsurdan oluştuğunu söyler. Bunların beş tanesi Emir Âlemi’nden iken, diğer beşi ise Halk Âlemi’ndendir. “Dikkat edin, yaratmak da emretmek de yalnız O’na mahsustur.” (Araf 54) ayet-i kerimesi işte bu emir ve halk âlemine işaret eder.

    Halk Âlemi, gözümüzle gördüğümüz ve içinde yaşadığımız bu kâinattır. Yaratılmış olması sebebiyle “halk” ismini almıştır. İnsan vücudunda bulunan beş unsur halk âlemindendir. Bunlar; nefs (emmâre), su, hava, ateş ve topraktır.

    Her unsurun özellikleri vardır. Bu sebeple insanı etkilerler. Mesela toprak unsurunun ana özelliği tembelliktir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek istemediği gibi yasaklarından da sakınmaz.

    Su unsurunun ana özelliği ise münafıklıktır. Su nasıl girdiği kabın şeklini alırsa, su unsurunun etkisi altındaki insan da yanındaki insanlardan etkilenip onlar gibi davranır. İyi insanların yanında iyi, kötülerin yanında da kolaylıkla kötü olurlar. Yani kişilikleri su gibi akışkan, değişkendir.

    Ateş unsurunun ana özelliği öfkedir. Bu unsurunun etkisinde kalan kişilerde müsamaha olmaz. Yapılan bir yanlış karşısında hemen bağırıp çağırır, kendilerini sürekli haklı görürler.

    Hava unsurunun ana özelliği ise kibirdir. Böyle kişiler kendilerinden başka kimseyi sevmez, herkesi kusurlu görürler.

    Son olarak nefs unsurunun ana özelliği ise hiçbir itaate yanaşmayıp, kendisinden üstün bir değer kabul etmemesidir. Ki bunun bir sonucu ilâhlık iddiasıdır.

    İşte insandaki manevi hastalıkların kaynağı bu beş unsura dayanır. Tedavisi ise bir mürşid-i kâmil nezaretinde zikir ve Hakk’a doğru seyr ve sülûk etmektir. Böylece vücuttaki Emir Âlemi’nden olan kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ denen beş lâtife hakikatine kavuşur.

    Emir Âlemi’ne “melekût” veya “tabiatüstü âlem” de denir. Rahmanî bir tecelli ile ortaya çıkan bu âlem maddesiz ve süresizdir. İşte bu âlemden olan letâif, vücudun farklı yerlerindedir. Velîler genellikle kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ ve nefs olarak sıralamışlardır. Bunlara ruhun mertebeleri de denir ki bu sebeple “letâif-i ruhaniye” diye de isimlendirilir.

    Letâifin tekil hali olan ‘latîfe’ sözlükte son derece ince bir mana ihtiva eden, anlaşılan ama sözle ifade edilemeyen, sadece yaşayarak elde edilebilen anlamlarına gelir.

    Letâif, Rabbanî bir cevherdir, yani insanın özüdür. Diğer bir tanımla letâif ruhun manevi organlarıdır. Her bir lâtifenin ayrı bir görevi ve etkisi vardır. Ancak uyandırıldığında bu etki ortaya çıkar. Bunun için dervişin kalbini zikre geçirmesi gerekir.

    İmam-ı Rabbanî hazretlerinin seyr u sülûk yolculuğunda bir metod olarak ifade ettiği letâifin vücuttaki yerleri şöyledir: “Kalp” sol göğsün iki parmak altında, “Ruh” sağ göğsün iki parmak altında, “Sır” sol göğsün iki parmak üstünde, “Hafî” sağ göğsün iki parmak üstünde, “Ahfâ” göğsün ortasında, “Nefs” ise iki kaşın arasındadır.

    Nakşibendî şeyhlerinden Hüseyin b. İbn-i Yemîn Hüseynî, letâifi şöyle tanımlar: “Kalp, ruh, sır ve hafî insanın idrak edici latîfesinin ismidir. Bazı mertebelerde ona ‘kalp’ derler. Beşerî kayıtlardan kurtulup daha saf olduğu diğer mertebede ona ‘ruh’ derler. Saflık artınca ‘sır’, olgunlaşınca ‘hafî’ derler. Letâifteki farklılık öz itibarıyla değildir; aksine özde birdir. Farklılık vasıflarda ve hallerdedir. Meşayihin çoğunun görüşü budur.”

    Bu açıklamadan dervişin zikrettikçe kalbin içine doğru yolculuğunun devam ettiği anlaşılıyor. Nitekim velîler, zâkirin zorladığı halde Allah’tan gayrını kalbine getiremeyecek derecede zikir kalbine yerleşmiş ise zikrinin “ruh”a ulaştığını; saflaşma devam ettikçe bu yükselmenin sırayla diğer latîfelere çıktığını söylerler.

    Nakşibendîler, ruhun terbiyesini hedef aldığı için kalp latîfesinden başlayarak sırasıyla diğer latîfelerin hakikatine ulaşması gerektiğini söyler. Her latîfenin zikri sonucunda ayrı bir tecelli ve farklı bir renkte nur görülür. Zikre devam ettikçe kişi bu tecellileri yaşar ve latîfeleri birer birer uyanır. Vücut baştan ayağa zikre geçer. Gaflet, yani Hakk’ı unutma kalktığı için bir an bile Allah’ı unutmaz.

    İşte bu altı letâifin zikre geçmesi sonucunda “zikr-i sultanî” denilen, adeta vücudun tamamının latîfeleşmesi hali ortaya çıkar. Bu hale ulaşan kişinin tek meselesi Allah’tır. Her haliyle O’nu zikreder ve tüm hareketleri Allah’ın rızasına mutabık hale gelir. Kalbi Allah aşkı ile dolar, dünyaya karşı bir ilgisi kalmaz. Her yerde ve her fiilde Hakk’ı müşahede eder.

    Mevlânâ Hâlid hazretleri bu hali şöyle açıklar: “Zikr-i sultanî, zikrin vücuda yayılıp bütün duygu ve düşünceyi tesiri altına almasıdır. Bu durumdaki kimse, bütün şeylerin zikrini hissedecek hale gelir.”

    Bu hale ulaşan kişinin latîfeleri aslına ulaşıp tekrar bedenine geri döner. Böylelikle bir nevi irşad iznini de almış olur. Bakışı hatta bir kelimesi dahi insanları etkiler. Görüldüğü an Allah’ı hatırlatır.

    Sözün özü insan, bedenindeki Halk Âlemi’nden olan unsurların etkisinden kurtulabilmek için çokça zikrederse nefsin letâifler üzerindeki baskısından da kurtulur. Çünkü işlenen her günah bu latîfelerin kararmasını sağlar. Usulüne uygun zikirle latîfeler asıllarına döner. Letâif zikri belli bir yöntem doğrultusunda yapılır. Yani vücuttaki latîfelerin üzerinde belirlenen sayıda bir zikir yapılır. Bu yöntemi ancak bir kâmil ve mükemmil mürşid tayin eder ve onun denetiminde uygulanır.