İçeriğe geç

O Dilemedikçe Kimse Ölmez: Korkunun ecele faydası yok

    “Hiçbir kimse yok ki ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm) belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmran 145)

    Ayet-i celilede, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin öldürüldüğü haberinin yayılmasından sonra Uhud’da savaşan Müslümanların halet-i ruhiyelerine işaret edilmekte ve ölüm korkusuyla savaştan kaçmanın faydasız olduğu bildirilerek Müslümanlar metanetli olmaya çağırılmakta ve cihada teşvik edilmektedir.

    Bu ayetin önceki ayetlerle irtibatı hususunda şöyle birkaç izah vardır:

    İbn Ebû Hâtim, Rebî’den nakleder: Uhud günü Müslümanların başına felaket gelip çatınca ve Resûlullâh sallallahu aleyhi vesellem hakkında münafıklar “öldürüldü” diye haber yaydıklarında bazıları dediler ki:

    – Eğer o bir peygamber olsaydı öldürülmezdi!

    Bazı sahabiler ise;

    – Peygamberiniz ne için savaştıysa siz de Allah size zafer verinceye ya da O’na kavuşuncaya kadar savaşın, dediler.

    Bunun üzerine Allah Teâlâ şu mealdeki ayet-i kerimeyi inzal buyurdu:

    “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçti. Şimdi O ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacak. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmran 144)

    Allah Resûlü sallallahu aleyhi vesellemin evinde vefatı nasıl O’nun dininin bâtıl olduğuna delalet etmemiş ise, eğer savaş meydanında öldürülmüş olsaydı bu da dinin fesadını göstermeyecekti. Ayet-i celileyle Cenâb-ı Hak, münafıkların zayıf Müslümanlara “Muhammed öldüğüne göre önceki dininize geri dönün!” telkinlerini iptal etmiştir.

    Fahreddin Râzî rahmetullahi aleyhin de açıkladığı üzere münafıkların Uhud Savaşı’nda ortaya attıkları yalanlar üzerine Cenâb-ı Hak, Âl-i İmran suresinin 145. ayeti ile müminlerin kalplerini kuvvetlendirmiştir.

    Korkunun ecele faydası yok

    Bâkî olan, sadece bütün yaratılmışların, insanların, hayatın ve ölümün yaratıcısı ve yarattığı varlıkların ecellerini tayin eden Rabbimiz’dir.

    Nefesler sayılıdır. Hiç şüphesiz her canlı mutlaka ölümü tadacaktır. Fakat her canlının ölümü için Allah Teâlâ’nın ilminde ve takdirinde belirlenmiş bir vakit vardır. Her kişi Allah Teâlâ’nın emriyle vefat edecektir. Ayet-i celilede Cenâb-ı Rabbülâlemin savaştan sakınmanın kaderi savuşturmayacağını, hiç kimsenin eceli gelmeden ölemeyeceğini, eceli gelenin ölümünü de hiçbir şeyin geri çeviremeyeceğini bildirmektedir.

    Korkunun ve korkaklığın ecele hiçbir faydası yoktur. Dolayısıyla korkarak cihaddan geri durmak doğru bir tutum değildir. Allah’a ve âhiret gününe inananlar mallarıyla canlarıyla i’lâ-yı kelimetullah uğruna cihada koşmalıdır. Hak yolunda cihad eden biri ölecek veya öldürülecek olursa o düşmanın saldırmasıyla değil, Allah’ın emriyledir. Bunun böyle olduğu Uhud savaşının tecrübî sonuçlarından biri olmak üzere sabittir. Eğer böyle olmasaydı, o gün hiç kimse kurtulamazdı.

    Bir insanın ne zaman ve nasıl öleceği takdir edilmişse öyle ölür. Ve onun dünyada iki ömrü olmadığı gibi iki eceli de yoktur. Kaderin sırrı belli değildir. Bir kimsenin ne vakit, ne şekilde öleceğini de Allah’tan başka kimse bilemez. Sünnet-i ilâhiyede yani Allah Teâlâ’nın kanununda ölüm sebebi olarak bilinen birçok şey vardır. İnsan ecelinin hangi sebepten olduğunu bilmediği için bunlardan sakınmalı ve bu sakınmanın ne Allah Teâlâ’nın iradesini ne de O’nun katında bilinen, kararlaştırılmış ecelini değiştirmeyeceğini de hatırında tutmalıdır. Sakınmak kulluğun bir gereğidir.

    Dolayısıyla kişiye ne ölüm endişesi ne de hayata dair meşguliyetler Allah’a karşı olan vazifelerini unutturmalıdır. Çünkü hayatın ve ölümün dayanağı sadece Allah Teâlâ’nın dilemesidir. Fakat hayattan istifade ve hayatın meyvelerini toplayabilme hususu böyle değildir. Meselenin bu tarafı insan iradesine bağlıdır.

    Allah Teâlâ, ayet-i celileden anlaşıldığı üzere ölümlerin ancak ve ancak kendi izni çerçevesinde olduğunu bildirerek, Resûlü’nü insanların şerrinden koruduğunu ve koruyacağını Uhud Savaşı’nda göstermiştir. Çünkü Uhud savaşında başa gelebilecek bütün felaketlerin sebepleri gerçekleşmişti. Şöyle ki: Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin ashabı dağıldı, ordu bozuldu, kendileri yalnız kaldı, katletmek için kâfirler hücum etti, mübarek dişleri şehit oldu ve başı yarıldı. Bu vaziyette Cenâb-ı Hak, Resûlü’nü muhafaza etti.

    Bir kimse her türlü belaya maruz kalsa, hakkında bütün öldürme tuzakları ve sebepleri hazırlansa Allah Teâlâ’nın emri olmadıkça onu hiç kimse öldüremez.

    Allah Teâlâ’nın dilemesi olmadıkça Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ve hiç kimsenin öldürülememesi, münafıkların sözlerine de cevap mahiyetindedir. Çünkü sahabilerden bazıları bu savaşta öldürülmüşlerdi. Bu hal karşısında münafıklar; “Bizim yanımızda olsalardı ne ölür ne de öldürülürlerdi.” (Âl-i imran 156) demişlerdir. Ayet-i celile onların bu sözlerinin bâtıllığını ortaya koymuştur.

    Girişte mealini verdiğimiz ayet-i celile, öldürülen kişinin eceliyle öldüğüne ve ecelin değişmediğine bir delildir. Öldürülen kişinin eceli öldürüldüğü zaman belli olmuş olur. “Öldürülmeseydi daha çok yaşardı” veya “eceli ile ölmedi” gibi sözler doğru değildir.

    Şu halde ölüm korkusuyla savaştan kaçmak anlamsızdır. Allah Teâlâ’nın belirlediği zaman gelmeden ve O’nun izni olmadan hiç kimse, halk arasındaki tabiriyle “ne urganda ne yorganda” ölmeyeceği gibi, O’nun belirlediği süreden fazla bir an da yaşayamayacaktır. İnsan ömrü Yüce Allah tarafından takdir edilmiş bir zaman diliminden ibarettir. Bu zaman ne bir saniye ileri ne de bir saniye geri alınabilir. Cenâb-ı Hakk’ın bu hükmü peygamberler de dâhil bütün insanlık için aynıdır. Hatta A’raf suresi 34. Ayet-i celilede buyurulduğu üzere bu hüküm toplumlar için de geçerlidir. Ayetin meali şöyledir:

    “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.”

    Ölüm korkusu yerine âhiret umudu

    Ecel bir hakikat olarak insan ruhunda yer etmektedir. Aslolan onunla uğraşmak yerine imanın gereği olan yükümlülükleri ve vazifeleri güzelce yerine getirmeye karar vermek, gayret etmektir. Akl-ı selîm ile düşünüp, belirlenmiş bir zaman diliminden başka bir şey olmayan şu kısacık hayatı sâlih amellere sarfetmelidir. İnsan geleceğine böyle baktığında ölüm korkusunun doğurduğu ürkekliği üzerinden attığı gibi, dünya sevgisi, cimrilik ve ihtiras gibi hastalıkların boyunduruğundan da kurtulur. Böyle bir hayat tarzını benimseyen biri, ecelin tek ve mutlak sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a dayanmakla, bütün sorumluluk ve görevlerini yerine getirerek yoluna devam eder.

    Ölüm ve hayatın kesinlikle hiç kimsenin bir rolü olmadan sadece Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlı olduğu kesin olarak anlaşıldıktan sonra Cenâb-ı Hak, her müminin kendi nefsine yönelerek yarın için ne hazırladığına ve ne istediğine bakmasını istiyor. Bütün ilgi ve mesaisini dünya ile sınırlandırarak sadece şu fani yurt için yaşamayı mı seçiyor, yoksa yüce bir gaye ile bu sonsuz âhiret hayatını kazanmak için mi gayret ediyor, ona bakmalı insan. Cenâb-ı Hak amellerin semerelerini tam olarak alabilmenin kulların iradelerine ve niyetlerine bağlı olduğuna işaret ederek mealen şöyle buyuruyor:

    “Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz.” 

    Bu ifade, insanların emeklerinin ve dileklerinin zayi olmayacağını, yaptıklarının karşılığını dünyada ve âhirette takdir edildiği kadar alacaklarını beyan buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

    “Kim âhireti elde etmeye niyet ederse Allah ona gönül zenginliği verir. İki yakasını bir araya getirir. Dünya onun ayaklarının altına serilir. Kim de dünyayı elde etmeye niyet ederse Allah onu açgözlü yapar. İki yakasını bir araya getirmez. Dünyalık olarak da sadece kısmetinde ne varsa ona ulaşır.” (Ebû Dâvud, Zekât 34; Tirmizî, Kıyâmet 30)

    Uhud savaşında hazır bulunan Müslümanlar iki kısım idiler. Bir kısmının muradı ganimet almak, cesaretli görünüp insanların kendilerini yiğitlikle övmeleri gibi dünya menfaatleriydi. Onlar ganimet elde etmek için nöbet yerini terk edip ordunun dağılmasına sebep olduklarından, Cenâb-ı Hak onlar için kınama yoluyla “Her kim, dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz” buyurmuştur. Diğer kısmın maksadı ise âhiret sevabıydı. Bu sebeple Resûlullâh sallallahu aleyhi vesellemin yanında sebat ederek düşmanla mücadele ettiler. O’nu korumaya çalıştılar. “Kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz.” müjdesine mazhar oldular. Âhiret nimetinin başı mağfiret, sonrası cennet, ondan da sonrası Hakk’ın hoşnutluğudur.

    ‘Şükredenleri mükâfatlandıracağız’

    Ayet-i celilenin sonunda, İslâm olma nimetine şükredenleri, dinde sebat edenleri, Allah Teâlâ’nın kendilerine verdiği güç ve kuvveti O’na itaat için sarf eden ve hiçbir gücün kendilerini bundan vazgeçiremediği kulları mükafatlandıracağız, buyrulmaktadır.

    Hülâsa; bu ayet-i celile bilhassa cihad hakkında ise de bütün amelleri kapsayan umumi bir ifadedir. Çünkü sevaba veya azaba müstahak olmada etkili olan amellerin zâhiri değil, maksat ve niyetlerdir. Çünkü alnını yere koyan kimse bu secdesi ile Allah Teâlâ’ya ibadet niyetinde olursa bu İslâm’ın temel ibadetlerinden biri olmuş olur. Fakat mesela güneşe secde etme kasdıyla alnını yere koyarsa bu da tam bir küfür olur.

    Ebu Hüreyre radıyallahu anhu, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin şöyle buyurduğunu söyler:

    “Kıyamet günü Allah Teâlâ, cihadda ölen birine;

    – Ne uğurda öldürüldün? diyecek. O kişi de;

    – Senin yolunda savaşmakla emrolundum, ben de öldürülünceye kadar savaştım, diye cevap verince Cenâb-ı Hak;

    Yalan söylüyorsun! Sen ‘filanca ne büyük savaşçı’ desinler diye savaştın. Bu da denildi, buyuracak, sonra da adamın cehenneme atılmasını emredecek.” (Müslim, İmâre, 152) 

    Allah yolunda savaşan, kalbindeki gerçek niyeti i’lâ-yı kelimetullah için savaşmak olandır. Yoksa güzel anılmak, kendini göstermek ve ganimet için savaşan değil. Bu hüküm bütün amellerimiz için geçerlidir. Yapılan her şey sadece ve sadece Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için yapılmalıdır.

    Hak Sübhânehû ve Teâlâ en iyi bilendir.