Peygamber Efendimizin Hayatı 1. Bölüm (Hz. Muhammed’in Doğumu)

Peygamber Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem doğumu yaklaştıkça Araplar, “Cihanı aydınlatan nurun, yeryüzünü aydınlatacağı zamanın yaklaştığını, doğu ve batının deniz ve dağlarında bulunan vahşi hayvanlar ve kuşlar birbirlerine anlatıp müjdeliyorlar” demeye başladılar.

Hatta Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem dünyayı şereflendirdiği gecenin sabahı, yeryüzünün zalim hükümdarlarının dili tutuldu, şaşkınlık içinde kaldılar; dünyada kendilerine ilah edinip taptıkları putlar da yüzüstü yere kapaklanıp toz toprağa karıştı.

Kainatın efendisinin muhterem anne Amine’den nakledildiğine göre hamileliği altı aya ulaşıncaya değin kadınların adetine uygun olarak hamileliğin belirtilerinin ağırlığına dair herhangi bir şey hissetmemiştir.

Bir gün uykudayken, “Gözü yerde, sözü dilde” ifadesinde anlatıldığı gibi aydınlık yüzlü bir ihtiyarın ruhaniyeti görünmüş, “Sen kime hamile olduğunu biliyor musun?” diye sormuş. Hz. Amine’nin utanarak susması üzerine, “Ey namusunu koruyan kadın, sana müjdeler olsun ki ahir zaman peygamberlerine hamilesin” dediği anda hamile olduğunu anlamıştır.

Doğum zamanı yaklaşınca yine o uğurlu ihtiyar kendini gösterip, “Onu bütün hasetçilerin şerrinde, hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan bir tek Allah’a emanet ediyorum” şeklinde mübarek duayı yazdırmış ve, “Doğacak olan övülmüş o çocuğa muska gibi as ve dünyaya gelince ismini Muhammed koy!” demiştir.

Yine Haz. Amine’den aktarılır ki cinlerin ve insanların efendisine hamile olunca rüyasında, nazik bedeninde parlaklığı artan bir nur ortaya çıkıp gök kubbeyi tamamen kapladığı için, Beytullah ve Mekke-i Mükerreme ile Basra’da ki binalar hep görünür olmuştur.

Bütün alemin şefaatçisi Peygamber Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem ana karnında dokuz ay kaldığı ve Hz. Abdullah’ın kainatın eşsiz incisi, cihanın parlak güneşi, peygamberlerin sığınağı Hz. Muhammed’den sallallahu aleyhi ve sellem başka evladı olmadığı tevatüren aktarılır.

Mahşer gününde babası, annesi ve amcası Ebu Talib hazretlerine, hatta Cahiliye zamanında kardeşlik edenlere şefaat edeceği de siyer kitaplarında kuvvetli senetlerle anlatılmaktadır.

Ahiret gününde şefaatçi olacak Resulullah Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem doğduğu gece Sâve gölünün suyu kaybolmuş, o geceye gelinceye değin bir damla su görülmemiş olan Semâve çölünde çeşitli ırmaklar ortaya çıkmıştır.

Hatta İran kisrasının sarayından on dört burç düşmüş, kisralık tahtının sahibi olan Nûşirevan korku ve telaşa kapılmış, toplanan vekilleri divanda bu garip ve hikmetli halin niçin meydana geldiğini tartışmışlardır. Ancak Nûşirevan’ı sakinleştirebilecek tarzda bir açıklama veremediler.

Daha sonra İstahrabad tarafından bir mektupçu geldi, Mecûsi topluluğunun 1000 seneden beri yaktıkları Fars ocağının yanan ateşinin söndüğünü bildirdi. Nüşirevan’ın yardımcıları, günlük olaylara dair tutulan kayıtlara müracaat ettiler; Fars ocağının sönmesi kisra sarayının burçlarının düşmesi, Sâve gölünün kuruması ve Semâve’de çeşitli nehirlerin ortaya çıkmasının aynı ana denk geldiğini anladılar.

Böyle olunca Nûşirevan’ın rengi değişip yüzündeki sevinç alametleri hüzün ve bıkkınlığa döndü. Vekillerin toplandığı divanda Mecûsi kadısı bulunmaktaydı. “Ben o acayip gecede mana aleminde birçok huysuz devenin birtakım yörük Arabistan atlarını Dicle nehrinden geçip Fars beldelerine sürüp darmadağın ettiklerini gördüm deyince” Nûşirevan kederlendi, keyfi kaçtı.

Rüyanın sahibinden bu hadiselerin niçin meydana geldiğini sordu. O da, “Araplar arasında büyük bir eser çıkmıştır” şeklinde yorumlayıp bu zor durumu geçiştirdi.

Bunun üzerine Arap memleketlerinin hükümdarı olan Numan b. Münzir, Satih adında meşhur bir kahinin kız kardeşinin oğlu olan Abdül Mesihi gönderdi. Nûşirevan o alimden söz konusu olayları sordu, açıklamasını istedi. “Buna benzer gariplikleri Şam civarında oturan, annemin erkek kardeşi Satih bilebilir. Bu yüzden kabul ederseniz buraya gelmesi mümkündür” cevabını aldı.

Nüşi revan da Abdulmesih’in Şam’a doğru yola çıkıp Satih’i beraberinde getirmesini emretti.

Abdülmesih, Satih’in bulunduğu yere vardı ve onu can çekişirken buldu. Yatağının kenarına oturarak, “Ey Yemen ülkesinde ki akıllı kişilerin en akıllısı, ben kız kardeşinizin oğlu Abdulmesih’im. Nûşirevan’ı korkutup telaşlandıran garip işlerin aslını araştırmaya geldim. Bu hususta senden işe yarayacak cevap isterim” dedi.

Sözleri güzel Satih, cevap vermeye başladı: “Ey Allah Abdulmesih! Bu garip olaylar ahir zaman peygamberinin doğduğuna; kisranın saray kubbesinden on dört burcun düşmesi Sasaniler soyundan da ön dört kişinin İran ülkesinde hükümdar olduktan sonra saltanatlarının başka ellere geçeceğine işarettir” dedi ve sonra sayılı olan nefesini tamamladı.

Yeğeni Abdülmesih de geri dönerek Nûşirevan’a durumu anlattı ve onu fevkalâde bir sevince kavuşturdu. Fakat Nûşirevan işin sonunu düşünemeyip kendinden sonra soyundan ön dört kimsenin saltanat tahtına oturacağına sevinip mutlu oldu. Ama İran kisraları dört sene içinde yerle bir oldu; tahta da Yezdicerd b. Şehriyar oturdu. Hz. Osman-ı Zinnûreyn’in (radiyallahu anh) halifeliği zamanında Sa’d b. Ebû Vakkas’ın (radiyallahu anh) kahredici pençesinden kaçarak Horasan diyarında yokluk ülkesine gitti. Bu şekilde hicretin 31. Senesinde Sâsaniler soyu sona erdi.

Büyük Yahudi alimlerinden birinin bir gün seher vakti “Bu gece Ahmed’in yıldızı doğdu” sözüyle Medine sokaklarında bağırdığını o tarihte yedi yaşında olan Hassân b. Sâbit (radiyallahu anh) duymuş ve bunu bir yere yazmış. Hicret gerçekleştiğinde o kutlu doğum gecesini hesap etmiş ve yahudinin bağırdığı güne rastladığını anlatıp haber vermiştir.

Cihanı aydınlatan peygamberlik güneşinin, varlık alemine ışıklar saçtığı gecenin sabahı Yakub’un (aleyhisselam) soyundan gelen büyüklerden bir Yahudi, Kureyş topluluğuna gitmiş, “Bu gece kavminizde, kabilenizde yeni doğmuş çocuk var mıdır?” sorusunu sormuş. Abdülmüttalib’in hanesindeki burçlardan parlak bir yıldızın doğduğu haber verilince, “O gönül aydınlığı kandilini görmek isterim” demiş.

Bunun üzerine dadısı, o taze ve nazlı gülü göğsüne basıp yahudiye göstermiş. Uzak görüşlü Yahudi, ete kemiğe bürünmüş olan o nurun, iki omzu arasındaki nurlu peygamberlik mührünü görmüş. Görmesiyle birlikte de vücuduna bir titreme gelerek yere düşmüş, bir müddet sonra aklı başına gelip yüzsüz Kureyşliler’in alaycı kahkahalarına sebep olduğunu görünce, “Vakitsiz gülmeden feryad ü efgan eylemek yeğdir” mısrası gereğince, “Ey Kureyş topluluğu, bana gülmektense kendinize ağlamanız daha iyidir. Çünkü bu eşsiz inci, peygamberlik ipinin düğümü olan Nebiyyü’s seyf’tir. Siz ki İsmail’in soyundansınız; o bazınızı Mekke’den çıkaracak. Bir kısmınızı esir edip çoğunuzu da okuna hedef yaparak doğuya ve batıya hükmedecek. Ve bundan sonra İsrailoğulları’ndan peygamber gelmeyecektir’ demiştir. Bu sözler halk arasında yayılınca Yahudi alçakları ve Hristiyan yüzsüzleri, Hz. Peygamber’e sallallahu aleyhi ve sellem zarar vermenin bir yolunu aramaya başladılar.

© 2022 Dini Sorular ve Cevaplar - WordPress Theme Tarafından WPEnjoy