İçeriğe geç

Sultan Vahideddin Han Kimdir?

    Osmanlı sultanları arasında en sıkıntılı dönemde tahta çıkanlardan biri olan Sultan Vahideddin Han, cumhuriyetin ilanıyla birlikte hain ilan edilen ve hakkındaki gerçeklerin yazılması engellenen bir padişahtır. Devletin dağıldığı bir dönemde saltanatı devralan Vahideddin Han, tüm imkânsızlıklara rağmen devletin küllerinden yeniden doğması için zemin hazırlamaya çalıştı. San Remo’daki sürgün günlerinde yakın çevresine hiçbir zaman vatana ihanet etmediğini ısrarla söyleyen ve bu gerçeğin herkese anlatılmasını isteyerek vefat eden Sultan, karakteri, fikrî yapısı, günlük hayatı, ilmî ve edebî yönüyle halen daha tam anlamıyla tanımadığımız önemli bir sima olarak yanı başımızda duruyor. Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in kaleme aldığı “Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin”isimli eserin yıllarca yasaklı olması, hatta üstadın bu eser nedeniyle hapis cezasına hükmedilmiş olarak vefat etmesi, resmî ideolojinin Vahideddin Han konusundaki tavrını anlamamıza yetecektir. Çeşitli sebeplerle zaman zaman tartışma konusu olmaya devam eden Vahideddin Han’ı tanımak önemlidir.

    Sultan VI. Mehmed Vahideddin Han, son Osmanlı padişahı olması nedeniyle devletin çöküş yükünün omuzlarına yüklendiği başarısız bir sultan olarak anlatılır. Kişiliği, karakteri ve siyaseti yeterince bilinmeyen son padişah nasıl bir insandı?

    Öncelik Sultan Vahideddin’in çocukluğuna dair özet malumat vererek başlayalım. Sonrasında ise kişilik özelliklerini daha detaylı olarak ele almakta fayda var. Zira çöken bir devletin en tepesindeki isim olması sebebiyle bütün yaşananlar bu sultanın hesabına yazıldı. Ülkeden ayrılması ise bir “kaçış”, “hayatını kurtarmak için son bir hamle” olarak anlatıldı. Ancak uzun yıllar Sultan Vahideddin Han’ın nasıl bir kişiliğe sahip olduğu üzerine ciddi şeyler yazılamadı, konuşulamadı. Hakkındaki tarafsız tespitler bile Cumhuriyet düşmanlığı olarak görüldü. 

    Şehzade Mehmed Vahideddin, Abdülmecid Han’ın yedinci oğlu olarak 1861 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda dünyaya gelmişti. Henüz altı aylık bir çocukken babası vefat edince annesi Gülistu Kadınefendi ve ablası Mediha Sultan ile Eyüp’te bulunan eski bir yalıya yerleştiler. Eyüp’teki yalıda çocukluğunun ilk günlerini geçiren Vahideddin, İstanbul’da baş gösteren kolera salgını nedeniyle 1864 yılında annesini de kaybetti. Böylece üç yaşındayken hem yetim hem de öksüz kaldı. Bunun üzerine üvey ablası Naile Sultan’ın validesi Şayeste Kadın’ın himayesine verildi. 

    Şehzadelik dönemi hakkında neler biliyoruz?

    Vahideddin Han hakkında birinci elden bilgileri kızı Sabiha Sultan’dan almak mümkün. Sabiha Sultan’ın, babasının şehzadelik dönemiyle ilgili anlattıklarına baktığımızda onun imkânları dâhilinde ilimle meşgul olduğunu görürüz. Burada önemli bir bilgi olarak Fatih Medresesi’nde fıkıh, kelam, tefsir ve hadis ilmi tahsil ettiğini belirtmek gerekir. İlme verdiği önem, çocuklarının ilim tedrisatıyla bizzat kendisinin ilgilenmesinden de bellidir. Çocuklarının Kur’an öğrenmesi için özel olarak ilgilenen Sultan Vahideddin, Arapça, Farsça ve dinî ilimleri tahsil etmelerini de sağlamış ve ne kadar yoğun tempoda çalışırsa çalışsın, dersleriyle meşgul olmayı ihmal etmemişti. Sultan’ın kendisinin de tüm kurallarıyla Arapçaya vâkıf olduğunu en az Arapça kadar Farsça bildiğini görüyoruz. Onun bir özelliği de iyi bir hattat olmasıydı. Rika hattında çok yetenekli olduğu biliniyordu. Edebiyata olan ilgisi sayesinde vezin ve kafiye usullerine vâkıftı. Şehzadelik yıllarında şiirler yazdığı da biliniyor. İtalya’daki sürgün günlerinde yazdığı hüzünlü şiirlerin bir kısmı bugün elimizde mevcut. Musiki ile de uğraşmış ve yaptığı besteler saltanatı zamanında sarayda icra edilmişti. Taif’te bestelediği şarkıların güfteleri daha çok o anki halet-i ruhiyesiyle bağlantılı olarak vatan sevgisi ve geride bıraktıklarıyla ilgiliydi. Sultan’a ait 60’tan fazla eser olduğu bilinse de ancak 41 eseri notalarıyla mevcuttur. Ayrıca Çengelköy’de üvey annesi için yaptırdığı köşkün planlarını da kendisinin çizdiği bilinir. Dolayısıyla Sultan’ın mimarîye ilgisinin amatör düzeyde olmadığını da anlıyoruz. Birçok Osmanlı padişahı gibi iyi ata biner, ok atardı. İyi bir avcıydı. 

    Padişah’ın bu özellikleri hayatına ve siyasetine nasıl yansıyordu?

    Tarık Mümtaz Göztepe, Mütareke Günleriisimli eserinde Vahideddin Han’ın şehzadeliğinden beri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden nefret ettiğini ve bu gruba karşı sönmez bir kin beslediğini söyler. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ise sadeliğinden ve az konuşmasından dolayı kendisinden çok çekinir ve Sultan II. Abdülhamid Han’ın bu küçük kardeşine bir nevi “Acaba bize ikinci bir Abdülhamid vakası yaşatır mı?” diye bakıyorlardı. Ali Fuat Türkgeldi’nin Görüp İşittiklerim isimli hatıratında Vahideddin Han’dan, Sultan Reşad’dan farklı bir mizaçta, uyanık ve meselelere çabuk intikal eden, vukuf sahibi, aklı başında birisi olarak bahsedilir. 

    Sultan Vahideddin, özel hayatında gerçekten sade ve az konuşan bir simaydı. Gösterişten hiç hoşlanmaz, kullandığı her şeyin sade olmasına özellikle dikkat ederdi. Bu özelliklerini giyim kuşam konusunda da gösterirdi. İyi giyinir, ancak sadeliği de elden bırakmazdı. Bir de çocuk yaşta öksüz ve yetim kaldığı için yetimlere ayrı bir alaka gösterirdi. Kimsesiz çocuklara karşı çok merhametli idi. Bildiğimiz kadarıyla fakirlerle ilgilenen, çocukların eğitim masraflarını kendi cebinden karşılayan, vefat edenlerin cenaze masraflarını üstlenen, hastalara maddi manevi yardımda bulunmayı ihmal etmeyen bir kişiliğe sahipti. Sarayda yakın çevresinde çalışanlara bakıldığında Sultan’ın onlara her zaman nazik ve lütufkâr davrandığı görülür. Hatta bu konuda Sabiha Sultan şöyle bir hatırasını nakleder:

    Bir gün yanında çalışan hizmetlilerden birisi maden suyu yerine neft yağı verince Sultan çok rahatsızlanmıştı. Sultan Vahideddin üzüntüsü bir türlü dinmeyen kalfayı teselli etmek için hususi kilerciliğine tayin etmişti. 

    Vahideddin Han’ın günlük hayatına dair neler biliniyor?

    Bir kere Sultan’ın sabahları çok erken kalktığını biliyoruz. Kahveye çok düşkün olduğu için sabah kalktığında hemen kahvesini içer, sonrasında da gazetelerini okurdu. Sigaraya olan düşkünlüğü bilinirdi. Özellikle İtalya’daki sürgün günlerinde vatan özlemiyle sigara tüketiminin daha da çoğaldığı anlatılır. Namazlarını kesinlikle aksatmaz, Kur’an-ı Kerim okumayı ihmal etmezdi. Babası Abdülmecid Han gibi Nakşî olan Vahideddin Han, Gümüşhanevî tekkesinden Ömer Ziyaeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Şeyhinin vefatı üzerine bastonunu hatıra olarak aldığı da bilinir. Fıkıh ilmine özel ilgisi bilinen Vahideddin Han, Nimet-i İslâm adlı meşhur ilmihali kendisi telif etmesine rağmen konumu nedeniyle eseri kendi adıyla değil, Maarif Encümeni Reisi Hacı Zihni Efendi’ye rica ederek onun adıyla neşretti. Osmanlı’nın son Şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi’den hiç de aşağı bir fakih olmadığı söylenir.

    Nimet-i İslâm’ın Sultan’a ait olduğuna dair delil var mıdır ve eserin muhtevası nedir?

    Nimet-i İslâm’da kullanılan dil saray Türkçesidir. Merhum Kadir Mısıroğlu, Sultan Vahideddin hakkında yaptığı bir konuşmada onun tasavvufî yönünden, tahsil ettiği ilimlerden bahsederken kitabın ona ait olduğunu söyler. Eserin özelliğinden kısaca bahsedelim: Hanefî fıkhına göre kaleme alınmış bir ilmihal kitabıdır. Üç bölümden oluşur: 1) İtikad (İslâm akaidi) 2) İbadetler: Taharet, namaz, oruç, hac ve zekât bölümlerinden oluşur. 3) Evlenme ve boşanma ile ilgili bahisler. Kitap önce şimdinin ortaokulu seviyesindeki Rüştiyelerde, sonra da lise seviyesi olan İdâdîlerde ders kitabı olarak okutuldu. 

    Bu eserin önemli bir tarafı da Sultan Vahideddin hakkındaki dindar olmadığı, içki içtiği gibi bazı iddialara cevap niteliğinde olmasıdır. 

    Vahideddin Han’ın idareciliği hakkında neler biliyoruz?

    Devrin kaynaklarına baktığımız zaman Vahideddin Han’ın dışarda ve resmî törenlerde soğuk, çatık kaşlı ve ciddi bir duruşa sahip olduğu görülür. Saray dedikodularıyla ilgilenmeyen Sultan, kendi huzurunda da buna asla müsaade etmezdi. Bununla birlikte sarayda görevli devlet erkânı hakkında detaylı bilgi sahibiydi. Resmî ideolojinin yıllarca “korkak” olarak anlattığı Padişah’ın gerçekte hiç de böyle olmadığı şahitliklerle sabittir. 

    Mesela Babıali baskını sırasında muhalif bir isim olan Mülazım Şaban Efendi, henüz şehzade olan Vahideddin’in Çengelköy’deki köşküne sığınır. Mahmut Şevket Paşa da adamlar göndererek Şaban Efendi’yi almak ister. Fakat Şehzade Vahideddin, eline silahını alır ve der ki: “Bana mensup olan ve masumiyetini bildiğim bir adamı kindar düşmanına teslim edemem. Zorla girmek isteyeni vururum. Beni öldürmedikçe kendisini alamazsınız!” 

    Sultan, İstanbul’da son günlerini nasıl geçirdi?

    Şiirlerinden de anlayabildiğimiz üzere hayli duyarlı bir kişiliğe sahip Sultan, İstanbul’daki son günlerinde neredeyse inziva hayatı yaşıyor gibiydi. Bazı saray görevlileri bu duruma üzülüp biraz dışarı çıkması, halkın arasına karışması için kendisine ricada bulunduklarında, her tarafında yabancı askerlerin gezdiği İstanbul’da sokağa çıkıp halkın arasına karışmayı bir eza ve utanç saydığını söylemişti. 

    Sultan’ın yaşadığı bu ızdırap İngiliz devlet görevlisi olarak İstanbul’da bulunan Sir Harry Luke’un da dikkatini çeker. Anlattığına göre yorgun ve hasta gibi görünen Vahideddin Han camiye girerken insanlar bir geleneğin devamı olarak “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye seslenir. Luke der ki: “Bu haykırışlara ihtiyacı olmayan bir kişi varsa o da kesinlikle Sultan’ın kendisiydi.” 

    Sultan, San Remo günlerinde de maiyetinde bulunanların kendisi yüzünden vatanlarından ayrılmak zorunda kaldığını düşünür ve bu nedenle üzülürdü. 

    San Remo günlerinde maddi sıkıntılar çektiği ve tabutuna haciz konulduğu iddiaları doğru mu?

    Vahideddin Han’ın sürgün günlerinin son durağı İtalya’nın San Remo kasabası olmuştu. Burada beraberinde bulunanların masraflarını karşılamaya çalışmış, hiçbir eksiklerinin olmamasına özen göstermişti. Bunun için kendi imkânlarından feragat ettiği bir sır değildi. Yaveri Zeki Bey gibi şımarık ve vefasız birine bile bu zorlu günlerde çok sabır göstermiş, terbiyesizliklerine göğüs germişti. 

    Sultan Vahideddin ülkeyi terk ederken bırakın devletin hazinesinden bir şey almayı, kendi kişisel servetinin dahi büyük kısmını bırakmıştı. Bir gelirinin olmadığı sürgün günlerinde maddi sıkıntılar başlayınca mecburen borç almak zorunda kalmıştı. 16 Mayıs 1926 yılında vefat ettiği zaman San Remo’daki esnafa 60 bin liret borcu olduğunu biliyoruz. Bu nedenle cenazenin defnine izin verilmemiş ve işlemler durdurulmuştu. Bu borç ancak bir ay gibi bir süre zarfında tedarik edilmiş ve çevre esnafa ödenebilmişti. 

    Sultan Vahideddin hakkında “başarısız, İngiliz hayranı, beceriksiz, devletin durumunun farkına varmayan bir kişi” gibi iddialar için neler söylenebilir?

    Tamamı iftiradır. Mesela Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim isimli hatıratında Sultan’ın tahta çıkışını devlete ve millete hizmette bulunmak ümidiyle kabul ettiğini, saltanat makamını büyük bir yük olarak gördüğünü, buna rağmen Çengelköy’deki köşkte rahatça yaşamak yerine bu yükün altına girdiğini yazar. Normal şartlarda tahta çıkma imkânı görünmeyen Vahideddin Han, veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’nin şüpheli vefatı üzerine birinci veliaht olmuştu. Vahideddin Han, Sultan Reşad gibi idareyi tamamen Babıali’ye bırakmamış, bu da İttihatçıların öfkesini çekerek türlü çeşit hakaretlerle anılmasına sebep olmuştu. “İblis” sıfatı bunlardan sadece biriydi. 

    Ahmed İzzet Paşa, Feryadım adlı hatıratında padişahın cesaretli tavırlarını anlatır. Dokuz yıl tahtta kalan Sultan Reşad’ın varlığı ile yokluğunun hissedilmediği bir dönemden sonra onun tahta çıkışını bir talih olarak görür. Devlet işleriyle bizzat ve yakından ilgilendiğini, selefi gibi meselelere uzak durarak sadece imza makamı olmadığını gösterdiğini yazar. 

    Ali Fuat Türkgeldi de hatıralarında anlattığı önemli bir konuya değinir. Buna göre Sultan Vahideddin’in tahta çıkış merasiminde adet olduğu üzere şeyhülislâmın kılıç kuşandırmasını reddeder. Çünkü şeyhülislâmlık vazifesinde hayli tartışmalı bir isim vardır: İttihatçı Musa Kâzım Efendi. Vahideddin Han bu görevi o sırada İstanbul’da bulunan Senusî şeyhi Ahmed Senusî hazretlerine yaptırır. Böylece daha tahta çıkmadan İttihat Terakki’nin kendisi üzerinde nüfuz kurma hayallerini suya düşürmüş olur. Bu hatıralardan anladığımıza göre resmî ideolojinin çizdiği “korkak, basiretsiz, beceriksiz” imajı boşa çıkmış oluyor. 

    Söz buraya gelmişken Vahideddin Han’ın kurtuluş mücadelesinin arkasındaki isim olup olmadığı meselesine de kısaca değinelim. Bilindiği üzere belli bir kesim, Mustafa Kemal Paşa’yı hatırı sayılır miktarda altın vererek Anadolu’ya onun gönderdiğini, işgalcilerden saklamak için de sahte bir vazife uydurduğunu öne sürer. Önce şunu söylemek lazım. Millî Mücadele’nin arkasında Padişah’ın olup olmadığının zannedildiği kadar önemi yoktur. Kendisi bizzat istese de istemese de devlet iradesi ve aklı bu mücadeleyi planlamış, birçok subayı görevlendirmiş, aralarında en mahir olanı öne çıkmıştır. Padişah’ın çeşitli sebeplerle Ankara’ya tepkili olmasını o günün şartlarında değerlendirmek gerekir. Onun Millî Mücadele’yi başlattığı ya da karşı çıktığı iddiaları halen teyide muhtaçtır. Bir İngiliz gemisine binip işgal altındaki İstanbul’dan ayrıldığı doğrudur, çünkü olacakları görüyordu. Nitekim kısa bir süre sonra geride kalan bütün hanedan üyeleri apar topar kovulmuştu. Kesin olan şu ki o asla vatan haini değildir, olması düşünülemez. 

    Vahideddin Han’ın cenazesi ne oldu?

    Öncelikle borçların ödenmesiyle uğraşıldı. Borçlar ödendikten sonra cenazenin defnedileceği bir Müslüman toprağı arandı. Çünkü Türkiye’deki idare cenazeyi kabul etmeyeceğini bildirmişti. Bu nedenle Fransa’dan gerekli izinler alınarak Şam’daki Süleymaniye Camii’ne defnedilmesi kararlaştırıldı. Önce bir at arabasıyla istasyona getirilen cenaze trenle Trieste’ye götürüldü. Burada bir gemiye yüklendi ve Şehzade Ömer Faruk Efendi nezaretinde önce Beyrut’a oradan da Şam’a ulaştırıldı. 3 Temmuz 1926’da Süleymaniye Camii’ne defnedildi. Böylece bir devrin sonu da gelmiş oldu. 

    San Remo’daki sürgün günlerinin sonuna doğru başyaveri Avni Paşa’ya hatıralarını yazdırsa da tamamlamaya ömrü vefa etmedi. Vatana dönme ümitlerini kaybettiği ömrünün son deminde etrafındakilere hiçbir zaman vatana ihanet etmediğini söylemiş ve bu gerçeğin herkese duyurulmasını istemişti. 


    KAYNAKÇA:

    • Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2010.
    • Ahmet İzzet Paşa, Feryadım: İstiklal Harbi’nin Gerçekleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017.
    • Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin Han, Sebil Yayınevi, İstanbul, 2008.
    • Murat Bardakçı, Şahbaba: Osmanlı Hükümdarı 6. Mehmed Vahideddin’in Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1998.
    • Necip Fazıl Kısakürek, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin, Toker Yayınları, İstanbul, 1968.
    • Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Kayı XI: Elveda, Timaş Yayınları, İstanbul, 2019.
    • Prof. Dr. Cevdet Küçük, MEHMED VI, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara, 2003.
    • Prof. Dr. Mehmet Ali Beyhan, “Çöken Bir Tahtın Vârisi Olmak: Osmanlı Devleti’nin Sonu ve Sultan Vahdettin”, Mondros Mütârekesi’nin 100. Yılı: I. Dünya Savaşı’nın Sonu Mütârekeler ve Barış Antlaşmaları Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler Kitabı, Kahramanmaraş, 2018.