İçeriğe geç

Tarihe ve Tarihçiliğe Bakışımız

    Osmanlı devrinin tarihçilerine bakıldığında bilhassa günümüzde tarih biliminin pek de doğru anlaşılmadığı ortada. Oysa tarih bilimi ciddi bir hezarfenlik, mütebahhirlik gerektiren bir alan.

    Ülkemizde son yıllarda tarih alanında pek çok çalışma ortaya konuyor. Öyle ki yalnızca kitaplar özelinde değil, hemen her televizyon kanalı tarih sohbetlerine, her gazete tarihçi yazarlara yer veriyor. Fakat bu tarihçi, yorumcu ve anlatıcılar meselelere her zaman bir tarihçi titizliğiyle yaklaşmıyorlar. Zaten mühim bir kısmının konuştukları konularla alakaları genel kültürden ibaret. Yani o konuların uzmanı değiller. Oysa tarih, genelde insanlığın hafızası, özelde ise milletimizin… Hal böyle iken bu denli önemli ve kritik bir alan için çok yönlü olmadan, bir iki vakıanın çerçevesinden çıkamadan, küçük ve dar bilgilerle bir yere varılamayacağı gerçek. Geldiğimiz noktada, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bu tarihin de nasibi bu. Bilmeyen açıklamaya kalkar, bilen susar. Hiç matematik bilmeyenin matematikten bahsettiğini görmedim. Talihsiz bir bilgi dalı olsa gerek.” yorumu hal-i pür melalimizi özetliyor. Tarihin gündemde olması sevindirici olsa bile hakiki bilgiden uzak, magazine dönük ve ciddiyetsiz tavırlar ortaya konması oldukça rahatsız edici bir durum.

    Osmanlı’nın Tarihçiliğe Bakışı

    Tarih yinelenen, sıkça yenilenen bir bilim dalı. Bu serüvende bilginin terakkisi, olayların doğru yorumlanması, tarihe katkı veren arkeoloji ve sanat tarihi gibi özel bilim dallarının gelişmesi ve ilgi bulması da elbette mühim. Hatta dil ve edebiyat sahasındaki gelişmelerin de etkisi çok büyük. Ancak tüm bu yeniliklere ayak uyduramadan, ibtidai bir seviyede bilgi sunma çabası, önüne geçilmezse faydadan çok zarara dönüşür. Zira tarihle yol bulunabildiği gibi yine onunla labirentlere, girdaplara, tufanlara düşmek de mümkün. Oysa çok değil, bundan birkaç asır öncesinde, Osmanlı Devleti’nde yetişen tarihçilere, ortaya koydukları eserlere bakılırsa, bu konuya ne denli hassas ve geniş yelpazede yaklaşıldığı görülecektir. Bir tarihçinin pek çok ilim alanında söz sahibi olduğu, filoloji, sosyoloji, ilahiyat gibi birçok disiplinden haberdar olduğu anlaşılacaktır.

    İlk Osmanlı tarihçisi Ahmedî (1334–1413) öğrenimini Mısır’da yapmış bir şairdi. Kütahya’da Germiyan Bey’i Süleyman Şah için yazdığı ve Büyük İskender’in kahramanlıklarını içeren eseri “İskendername”nin sonuna eklediği manzum “Dâsitân-ı Tevârih-i Mülûk-i Âli Osman”, daha sonradan bir kısım Osmanlı tarihçisine kaynaklık ettiği gibi, bu manzum eserden alınan parçalar, başka Osmanlı tarihçilerinin eserlerini süslemekte de kullanılmıştır.

    Yine Fatih Sultan Mehmet devrinin üç önemli tarihi eserinden ikisi Enverî’nin “Düsturnâmesi” ve Karamanî Mehmet Paşa’nın Arapça “Osmanlı Tarihi” takvimlerden alınma bilgilerin derlenmesi türündendir. Birinci ve İkinci Murad devirlerinde Arapça ve Farsçadan Türkçeye çeviriler de yapılmıştır. 1424’de Yazıcızâde Ali’nin, bazı ilavelerle Farsçadan Türkçeye çevirdiği İbn Bibi’nin “Heşt-Behişt” adlı eseri çok önemlidir. 15. yüzyılda oldukça yalın bir dille, askerî sınıfların ve sınır halkının psikolojisine göre yazılan ve büyük ölçüde derviş gazilerin görüşlerini yansıtan “ Âşık Paşazâde Tarihî”, Osmanlı tarihçiliğinde mühim bir yerdedir.

    İkinci Bayezid devrinde Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde İdris-i Bitlisî, Kemal-Paşazâde ve Şemsettin Ahmet birer Osmanlı tarihi yazmaya memur edildiler. Tursun Bey, “Tarih-i Ebü’l-Feth” adlı eserinde şeriat yanında örfî hukukun varlığı ve gerekliliğini, hükümdarın görev ve yetkilerini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Osmanlı tarihçileri arasında Karamanî Mehmed Paşa, Lütfî Paşa gibi sadrazamlara; Kemal Paşazâde, Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi gibi şeyhülislamlara, devletin çeşitli kademelerinde mühim görevler alan kimselere rastlanmaktadır. Bu kişilerin ekserisi yalnızca tarihle meşgul olmayıp, edebiyatla, İslâmî ilimlerle, coğrafya ile hatta tıpla dahi ilgilenmişler ve yabancı ülkelerde meydana gelen gelişmelere de ilgi duymuşlardır.

    Kâtip Çelebi’nin “Cihannümâ” adlı ünlü coğrafya eserinin kaynakları arasında “Asia Minor” adlı bir Batı kökenli eserin varlığı herkes tarafından bilinir. Hoca Sadettin Efendi ve Mustafa Âli 16. yüzyılın güçlü tarihçilerindendir. Hoca Sadettin Efendi’nin “Tâcü’t-Tevârih” adlı eseri ile Gelibolulu Mustafa Âli’nin “Künhü’l-Ahbâr” adlı eseri Osmanlı tarih yazıcılığına yeni bir düzenleme ve yöntem kazandırmıştır. 17. yüzyılın ünlü tarihçisi İbrahim Peçevî’nin, Macar kaynaklarından yararlandığı bilinir. Kaleme aldığı “Peçevî Tarihi”nde Avrupa’da matbaanın keşfinden, barutun icadından bahseder. 17. yüzyıl Osmanlı tarihçiliğinin en üretken ve en değerli tarihçisi Kâtip Çelebi’dir. Kâtip Çelebi’nin tarih alanındaki en önemli eseri, “Fezleketü Akvâli’l-Ahyâr fî İlmi’t-Târih ve’l-Ahbâr” başlıklı yapıtıdır. Kâtip Çelebi, Osmanlı tarihçileri arasında ilk kez eski Yunan ve Roma tarihiyle ilgilenmiş tarihçidir. Bu dönem için çok kıymetli bir eser olan “Câmiü’d-Düvel”, Arapça, Farsça ve Türkçe bir kısmı bugün elde olmayan 130’un üzerinde kaynağın incelenmesiyle Müneccimbaşı Ahmet Dede Efendi tarafından yazılmıştır.

    19. yüzyıl tarihçilerinden Şanîzâde Ataullah Efendi bir doktor olduğu gibi, Batı dili bilen ve Batı kaynaklarından yararlanan bir şahsiyettir. Tıp medresesinde öğrenim görmüş, klasik ve modern usulde ilerlemiş bir Osmanlı aydınıdır. Arapça ve Farsçanın yanı sıra Latince, İtalyanca, Rumca ve Fransızca biliyordu. Herodotos tarihini de okuyan Şanizâde, “Tarih-i Şanîzâde” adlı eserini yazarken Avrupa ülkelerinin gazetelerinden de yararlanmıştır.

    19. yüzyıla damgasının vuran en büyük tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’dır. Fransızcayı iyi bilen ve Fransızca kaynaklardan ve arşiv belgelerinden yararlanan bir tarihçidir. Döneminin bütün vakayinamelerini, tercüme kitaplarını, hatıratlarını tek tek gözden geçiren ve bu belgeleri büyük bir itinayla inceleyen Ahmet Cevdet Paşa’nın, kendinden önce gelen vakanüvisleri, müellifleri, Hammer’i gördüğü ve bu eserlerden azami ölçülerde faydalanarak eserlerini vücuda getirdiği anlaşılmaktadır. “Tarih-i Cevdet” adlı eserini otuz yıllık bir çalışma sonucunda tamamlamıştır. Burada Diyarbakırlı Said Paşa’nın Mir’atü’l-İber’ini de anmak gerekir. 9 ciltten oluşan eser son asırlarda bir müslüman münevverin kaleminden yazılmış en iyi tarih eserlerinden biri olma hüviyetine sahiptir.

    Tarih ve Tarihçi Edilgen Olmamalı

    Osmanlı devrinin tarihçilerine bakıldığında bilhassa günümüzde tarih biliminin pek de doğru anlaşılmadığı ortada. Oysa tarih bilimi ciddi bir hezarfenlik, mütebahhirlik gerektiren bir alan. Geçmiş dönem tarihçilerinin Arapça, Farsça ve hatta Batı dilleri bildikleri; yine edebiyattan coğrafyaya, astronomiden felsefeye pek çok alanda söz sahibi oldukları, diğer yandan fıkıhtan hadise İslâmî ilimlerde de kendilerini geliştirdikleri düşünüldüğünde bugün için bu sahada önemli eksiklerin bulunduğu realite. Zira mütercime, edebiyatçıya, coğrafyacıya vb. bilim dallarında sürekli bilgiye muhtaç konumda bulunmak tarihçiyi edilgen kılacaktır. Çevirmenin kabiliyeti, coğrafyacının yeterliği, edebiyatçının kalemi kadar bir tarihçi olmak, muhassalada yalnızca raportörlükten ibaret olacaktır.

    Diğer yönden yalnızca geçmişe bağlı kalarak tarihi salt belgelerden, dokümanlardan okumaya çalışmak gayreti de hata olacaktır. Tarih yalnızca geçmişin konusu değil, yorum ve tecrübelerle bugünü anlamak, değerlendirmek, geleceğe doğru ve istikamet üzere yönelebilmektir. Tarihi yazmak, anlatmak, yorumlamak için bu bilimin yapıcı ve kurucu gücünü anlamak elzem. Bunun için de donanımlı, çok yönlü, ayağı yere basan bir tarihçilik bakışına sahip olmamız gerekiyor.