İçeriğe geç

Tedbir gibi akıl olmaz

    Başlık, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şerifinden. Çoğumuzun bildiği ve fakat başına geldiğinde hatırladığı bir hadiseyi de yinelememiz gerekiyor. Bedevî’nin biri Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme geliyor. “Devemi salıvererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” diye soruyor. İki Cihan Serveri sallallahu aleyhi vesellem; “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et” buyuruyor.

    Biz imanlı insanlarız. Kâinatta olup biten her şeyin Allah Teâlâ’nın bilgisi ve iradesiyle gerçekleştiğini biliriz. Lakin bu durum hiçbir tedbir almadan, yapılması gerekenleri yapmadan tevekkül etmeyi salık vermiyor bize. Deprem kuşağında yaşıyoruz. Anadolu defalarca depremle sarsıldı. Neredeyse bin yıl önce, 1114’te yine Maraş ve civarında gerçekleşen depremin bölgeyi ne kadar sarstığını Urfalı Mateos olarak bilinen vakanüvisin Vekâyinâmesi’nden okuyoruz:

    “Bunun gibi ilâhî gazap ne geçmişte ne de bizim zamanımızda görülmüş ne de tarih kitaplarında okunmuştu. Derin uykuya dalmış bulunduğumuz sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı. Yeryüzü şiddetle titredi, kayalar yarıldı ve tepeler çatladı. Dağlarla tepeler şiddetle çınladı. Canlı hayvanlar gibi ses çıkardılar. Dağların sesi, kulaklarda bir ordunun çıkardığı gürültüyü andırıyordu. Mahluklar Allah’ın gazabı altında şaşkın bir vaziyet içine düşmüş, dalgalı bir deniz gibi titriyorlar ve çalkalanıyorlardı. Bütün ova ve dağlar sanki bakırdanmış gibi çınladılar ve ağaçlar gibi sallandılar. Bu felaket esnasında herkes kendi hayatından ümidini kesti ve kıyamet gününün geldiğini zannetti.”

    Depremin ne kadar dehşetli olduğunu tasvir ediyor Mateos. O gece birçok şehir ve beldenin harap olduğunu da aktararak felaketin asıl sebebini şu cümlelerle özetliyor: “Çünkü onlar Allah’ın çizmiş olduğu yolu terk edip yanlış yollara girdiler. Mukaddes kitaplarda yazılı olan tembihlerden yüz çevirip çılgınca hareketlerde bulundular.”

    Bu topraklarda on altıncı, on yedinci, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda çeşitli aralıklarla depremler yaşandı. Hatta o kadar geçmişe gitmeye de gerek yok. 1939’da Erzincan’da meydana gelen yıkımı yaşayanların pek çoğu vefat etmiş olsa da hâlâ konuşuluyor. 1999’da Gölcük ve Düzce’deki depremin izleri henüz silinmiş değil. Bütün bunlara rağmen hadiselere ibret nazarıyla bakıp tedbir almayı aklımızdan geçirmiyoruz. Sorunları çözmek için adım atacağımıza ötelemeyi tercih ediyoruz.

    Yaşadığımız deprem, ortaya çıkan enkaza yukarıdan baktığımızda bize çok şey söylüyor. Elbette kader. Allah’ın muradının dışında yaprak kıpırdamaz. O Azze Celle “ol” demeden asla olmaz. Fakat mukadderat başımıza gelmeden önce sorumluluğumuzun gereğini yapmalıyız. Hak kavramı bir bakıma sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Fukaranın, yolcunun, misafirin hakkı denildiğinde, bu hakkı yerine getirme sorumluluğu da ifade edilmiş olunuyor. Tıpkı, gündelik hayatta muhatap olduğumuz her hak gibi. Ticarette müşterinin ve tüccarın, kamuda devletin ve vatandaşın, evde anne babanın ve evlatların, mahallede komşuların, hatta hayvanların ve bitkilerin hakkı onu teslim etmekle mükellef olan kişiye sorumluluk da yüklüyor. Bu aynı zamanda İslâm’ın zorunlu kıldığı ahlâkın da gereği. Ahlâklı bir Müslüman, çevresinde bulunan herkesin ve her şeyin hakkını bilip, onu verme sorumluluğunu yerine getiren kişidir. Âhlak kavramı, sorumluluk ve vazifeleri yerine getirmekten asla bağımsız düşünülemez.

    Yaşadığımız acı hadisede, sorumluluğu yetkili kişilere yüklediğimiz kadar kendimizi de muhasebe etmeliyiz. Onlara çuvaldızı layık görürken, bizim nasibimize de hiç olmazsa iğne düşmeli. Yıkılan binalara uygun olmayan zeminde inşa izni veren belediye görevlisinin ne kadar sorumluluğu varsa; o binayı dikerken çimentodan, kumdan, demirden çalan müteahhittin de; kentsel dönüşümü depreme dayanıklı olmadığını bile bile sırf kendisine daha düşük metrekare ev teklif edildiği için kabul etmeyen ev sahibinin de; muhalefet etmek adına “kentsel dönüşüme hayır” propagandası yapan vatandaşın da sorumluluğu var.

    6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan iki büyük deprem, kendimize çeki düzen vermemiz için belki de son bir kez fırsat sunuyor bize. Anadolu coğrafyasında bulunan Doğu Anadolu, Kuzey Anadolu ve Batı Anadolu fay hatlarından daha yıkıcı ve tehlikeli fay hatlarını zihinlerimizde ve gönüllerimizde taşıyoruz. Acılar, gün gelir, sancılı da olsa unutulur. Yaralar zor da olsa sarılır. Şehirler yeni baştan inşa edilir. Milletçe, gönüllerimizde ve zihinlerimizde bulunan fay hatlarını onarmalı, ahlâkımızı ayaklar altına alan davranış kalıplarını mutlaka söküp atmalıyız. Aksi takdirde, Allah muhafaza eylesin, aynı acıları hatta daha büyüklerini yeniden, bir kez daha yaşamak zorunda kalırız.

    Savaş, hastalık ve felâketler… Milletleri kenetleyen, bir araya getiren, aralarındaki farklılıkları bertaraf eden toplumsal olaylar, etkilerini Türkiye’de dünyanın herhangi bir yerinden daha fazla hissettiriyor. Millî Mücadele dönemini hatırlayalım. Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesiyle birlikte bu topraklarda yaşayanlar dinleri, vatanları ve namusları için canlarını seve seve feda etmişlerdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, her ne kadar Türkiye taraf olmasa da etkilerinin yoğun şekilde hissedildiği yıllarda ekonomik darboğaz meydana geldiğinde yine bu millet her şeyinden feragat ederek büyük bir dayanışma örneği göstermişti. 1970’li yıllarda, aynı odak tarafından kışkırtılarak sokaklara salınan gençler birbirilerine girmiş, her an birilerinin öldürülebileceği bir ortam inşa edilmişti. 1980’de yaşanan askerî darbe bir neslin üzerinden tank gibi geçmiş, “bir sağdan bir soldan” gençleri idam sehpasına yollamıştı. Buna rağmen etnik kimlik, ideolojik görüş, hatta inanç bakımından ayrı bile olsa düştüğünde kaldırmayı, ihtiyaç sahibi olduğunda yardım etmeyi, gerektiğinde savunmayı üzerine borç bilmişti.

    17 Ağustos ve 12 Kasım 1999’u hatırlayın. Her ne kadar devlet -belki de imkânsızlıktan dolayı- yaraları sarmakta yetersiz kalsa da millet yine seferber olmuş, kim elinden ne geliyorsa son noktasına kadar yapmaktan geri durmamıştı. 15 Temmuz 2016’yı hatırlayın. Devletten maaş alan, devletin üniformasını, silahını, tankını, uçağını kullanan bir grup devleti cebren ele geçirmeye çalıştığında, iradesini başkalarına teslim etmemek; inancını, vatanını, bayrağını ve bağımsızlığını yere düşürmemek için tankların önüne geçmiş, canını yine seve seve feda etmişti.

    Şimdi, tarihimizin en büyük felaketlerinden biriyle karşı karşıyayız. Peş peşe yaşanan, etkilerinin 11 ilde hissedildiği ve vefat sayılarının on binlerle ifade edildiği Kahramanmaraş Depremi’nde milletimiz yine kenetlendi. Yollar yıkılmış, havalimanları çökmüş, demir yolları kullanılamaz hale gelmişti. İstanbul’da, İzmir’den, Ankara’dan, Bursa’dan Konya’dan, Antalya’dan, Trabzon’dan ve Türkiye’nin diğer bütün illerinden gönüllüler bir kişiyi daha kurtarabilmek, bir yaraya daha merhem olabilmek için koştu. Tıpkı Ensar-Muhacir kardeşliği gibi, elinde olan olmayan en sevdiği eşyalarını kardeşleri için özenle paketleyip gönderdi. Tanısın tanımasın, herkes soğukta açıkta kalanlara yemek yedirebilmek, barınmalarını sağlayabilmek için canla başla mücadele etti. Alanlar rencide olmasın diye montların ceplerine küçük notlar yazdı çocuklar. Kumbaralarında biriktirdikleri paraları, raflarındaki kitapları, yeni oyuncaklarını gönderdi. Bir millet enkaz altında kalanlara el uzattı, soğukta kalanlar için güneş gibi açtı. Denilebilir ki şu mealdeki ayet-i kerime bir kez daha tecelli etti:

    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar. Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah’ın lütfu geniştir; O her şeyi bilir.” 

    Bu yardım ve dayanışma ruhu kurtuluş reçetemiz olabilir. Yaşanan âfetlerle sınırlı kalmamak kaydıyla tabii. Kriz ve felaket dönemlerinde kendiliğinden ortaya çıkan kardeşlik hukukunun gereklerini birkaç haftayla sınırlı tutmadan hayatın her anına ve her alanına yayabilirsek, mazlumların umudu ve beklentisi olan düzeni yeniden biz tesis edebiliriz. Hak yemek, yalan söylemek, başkasının malına tasallut etmek, yanlışı karakter haline getirmek gibi konularda dayanışma yerine; hakkı teslim etmek, doğru söylemeyi yaygınlaştırmak, Müslüman kardeşimizin malını ve namusunu kendi malımız ve namusumuz gibi korumak, zalimin karşısına dikilip mazlumun yanında durmak gibi hasletlerin ülke sathına yayılması için dayanışma ruhu oluşturmalıyız.

    Altın çağ olarak tanımlanan her dönemin en önemli özelliği bu. Ancak “Kenar-ı Dicle’de aşırsa bir kurt bir koyunu, Yarın adl-i ilâhîde sorar Ömer’den onu…” diyen yöneticiler ve kendisi için istediğini mümin kardeşi için de isteyen vatandaşlardan oluşan toplumlar özlenen, beklenen adalet düzenini inşa edebilir. Zor zamanlarda tarihin içerisinden çıkıp gelen o ruh, bize bunu yapabileceğimizi söylüyor. Her musibetten bir hayır çıkarmak lazım. On binlerce kardeşimizi toprağa vermemize neden olan, yüz binlerce kardeşimizin hayatını alt üst eden bu imtihan, toplumun tamamı için birçok yeni kapıyı aralamamıza fırsat veriyor olabilir. Kendimize çekidüzen verip krizi iyilik ve güzellik adına fırsata çevirmemiz gerekiyor. Bunu yapabilecek potansiyelimiz de var. Yeter ki isteyelim.