Tatil hepimizin hakkı. Yılda en az bir kez bir yerlere gitmeli, dinlenmeli ve yeni çalışma dönemi için enerji depolamalıyız. Ben de çoğumuz gibi yaz tatillerinde ailemle birlikte bir yerlere gitmeye çalışıyorum. Bu bazen bir deniz kenarı, bazen sesten, gürültüden uzak bir mekân, yahut dünyadan uzak, çok uzak yerler.
Pandeminin gücünü kaybettiği yazdı. Ufaklıklar evde tatil hazırlıklarına çoktan başlamıştı. Derken neden bu yıl bir değişiklik yapmayalım diye düşündüm. Çünkü unuttuğumuz, yıllar geçtikçe daha çok unutmayı sürdürdüğümüz bir yer vardı ve biz oraya gitmeliydik; köyümüze…
Orada bir köy var
Orada, denizin, ormanın dışında da muhteşem şeylerin olabileceğini düşündüm. Neydi bunlar? Tabi ki şehirden uzakta olmak. Bununla beraber akıllı telefonlardan, tabletten, bilgisayardan, televizyondaki tartışmalardan, video yayın kanallarından uzaklaşıp en temizinden, en güzelinden nelerimiz kaldığına ailece şahitlik edebilmek.
Evet, o yaz tatilinde köye gitmeye karar verdik. Bize köy havasını solutabilecek nereler varsa oraya yolculuyorduk kendimizi. Anlaşma yaptık. Yukarıda saydığım teknolojik aletler acil ihtiyaçlar dışında kesinlikle kullanılmayacaktı. Ufaklıkların buna pek keyfi gelmese de tatil dönüşünde fikirlerinin nasıl değiştiğini görmenizi isterdim.
Karar alındıktan yaklaşık iki ay sonra tatile çıkıldı. Annemin doğup büyüdüğü köye ulaştığımızda yanık bir temmuz günüydü. Artık şehir merkezindeki evimizden her iki günde bir köye gelecek ve sabahtan geceye kadar burada akrabalarımızla birlikte vakit geçirecek, köy hayatına tanıklık edecektik.
Doğal parkın doğal hayatı
İlk günler çocuklar için kolay geçti diyemem. Köyün kendine has kokusu, toz toprak içindeki yolları canlarını bir hayli sıkmıştı. Hele ilk gün, gittiğimiz her yerde, her evde sırasıyla bir kanepeye oturup hiç ses etmeden oturarak şaşkın şaşkın etrafı izlemelerini dün gibi hatırlıyorum. Aklıma geldikçe hâlâ gülerim. Diğer günlerde işin rengi değişti elbette. Tavuklardan roket hızıyla kaçan benim çocuklar şimdi kucaklarında tavukla geziyordu. Koyun sürüsünün köpeği artık onları gördüğünde havlamıyor, aksine olduğu yerde çırpınıyor, onlara doğru atılıp kendini sağa sola vuruyordu. Çocuklar köyün diğer çocuklarının nezaretinde onu beslemeye bile başlamışlardı.
Tarlaya gittiğimiz ilk gün şunu fark ettim: Bu çocuklar İstanbul’da yaşıyor olmalarına rağmen hayatlarında adeta hiç ağaç görmemişlerdi. Onları ağaçtan indirmem çok zor oldu. Ağacın tepesinde bir yandan kayısı yiyor, bir yandan yarım yamalak bildikleri türkülerden okuyor son olarak ezan okuyup dakikalar sonra aşağı iniyorlardı. Gözlerime inanamıyordum. Bunlar benim çocuklarım mıydı sahi! Çapa mevsimi olmasa da onlarla çapa yapmayı ihmal etmedik. Akşama kolları biraz ağrıyacaktı, tecrübe ile sabitti.
Karınları acıktığında onlar için hazırlanan özel bir menüyü önlerinde buldular. İnanın en kral restoranda bu tadı bulamazsınız. Biberli, domatesli bulgur pilavı, bol sarımsaklı cacık, yeşil soğan ve çoban salatasından oluşan sofraya tabiri caizse gömüldüler. Taze köy yufkasını pilava basıp mideye indirmeleri, bir yandan birbirleri ve yeni arkadaşlarıyla kahkahalar atışlarını görüyor olmak benim için inanılmaz derecede keyifliydi. Onlara bakarken kendi çocukluğumu görüyor biraz da duygulanıyordum. Çünkü çocukluk ve gençlik yılları da çoğu şey gibi bir kez yaşanıyor ve bir daha geri gelmiyor. Bu çağ insan hayatının en güzel, en tatlı çağı. Kıymetini bilmemiz gerekiyor.
Tereyağlı ekmekle nene masalları
Günler böyle sürdü gitti. Köylülerin ortak olarak kullandığı birkaç ekmek fırını vardı. İnsanlar gelip kendi ekmeklerini kendileri yapıp gidiyordu. Bir seferinde buraya gittik. Köy kadınlarının patatesli köy ekmeğini nasıl pişirdiklerini gördüler. İlk çıkan ekmekler onlar için hazırlandı. Ekmek ikiye yarıldı, arasına köy tereyağı sürüldü. Tadı efsane. Parmaklarını yediler. Sordum: “Hamburgerden bile daha lezzetli baba” dedi büyük olanı. Yaa, hani köyde ne yapacağız diye sızlanıyordun aslanım? Hem hamburger lezzetli de değil.
O yıl tatil çok başka yaşandı bizim ailede. Çelik çomak, saklambaç, bülbül kafeste, çatlak patlak, birdirbir, istop gibi oyunların tümü neşeyle oynandı.
Ağaca sarıldık. Toprağa dokunduk. Başka insanları, başka dünyaları tanıdık. Daha önce alınmayan nefesler aldık heyecanla, yemekleri kollarında yepyeni dostlar, arkadaşlar edindik. Kitaplarda okuduğumuz ve yalnızca kitaplarda kaldığına inandığımız nenelerden kitap gibi masallar, hikâyeler dinledik. Penceremize kuşlar kondu. Biz o köyde kuşlarla tanıştık, kuzularla konuştuk. Şimdi hepimizin bir yıldızı var. Yaz akşamlarında artık onları arayacağız başımızı göğe kaldırıp.
Haydi kardeşim şimdi sıra sende. Şu telefonu, tableti ve bilgisayarını bir süreliğine kenara bırak, vedalaş onlarla.
Bu yaz tatilinde köyüne gitmeye şimdiden hazırlan.
Bir ineği sağ, bir kuzuyu yedir. Ağaca sarıl, toprağa dokun, yeni arkadaşlar kat köyünden şehirdeki arkadaşlarının arasına. Büyük şehirden onlara mektuplar yaz. Yaşlı nenelerden hikâyeler dinle. Pencerene kuşlar konsun senin de. Hayvanları sev, onları doyur. İnsanı sev.
Bir yıldızın olsun. Ona bir isim koy. Başını kaldırdığında hep onu hatırla.
Şehir yorulsa da köy diridir. Haydi yenilen.