İnsanoğlu doğar, büyür, yaşar ve ölür. Dünyanın kanunu böyle. Allah bizi imtihan etmek için dünyaya gönderdi. Yapmamız gereken, O’nun rızasını kazanmak için çalışmak, İslâm’ın iyi insan olarak tanımladığı vasıfları taşımak zorundayız. Bu biz Müslümanlar için böyle. İnanmayanlar ise hiç değilse iyi bir isim bırakmak isterler. Fakat şu yeryüzü sahnesinden öyleleri gelip geçiyor ki arkalarından kaç kişi iyilikleri ile anar bilinmez. Geçtiğimiz günlerde ölen İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth bunlardan biriydi.
İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun yaşayan tek temsilcisi konumundaki Elizabeth, 1874 doğumlu Churchill’e de, 1975 doğumlu Truss’a da başbakanlık yetkisini veren kraliçe olarak öne çıkıyor. Aralarında Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da bulunduğu on dört ülkenin kraliçesi sayılan İkinci Elizabeth 1952’de tahta oturdu ve tam yetmiş yıl kaldı. Dolayısıyla onun tahta oturduğu yıllar İngiliz sömürgeciliğinin zirvede olduğu ve artık yavaş yavaş dağılmaya başladığı devre denk geliyor. Yani, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’ten, Hong Kong’un Çin’e verilmesiyle sona eren “kolonizasyon süreci”nin baş kişisiydi. Bu zaman zarfında katledilen, esir edilen, kaynakları sömürülen milyonlarca insanın kanında; hayallerinin, ümitlerinin ve beklentilerinin yok edilmesinde payı hayli fazla. İngiliz menşeli cinayetlerin ve sömürge sisteminin yeni usullerle devam ettiğini düşünürsek, milyonlarca mağdur ve mazlum onu hiç de iyi anmayacak.