İçeriğe geç

Gençler Arasında

    Geçenlerde üniversiteli gençlerin kurduğu bir düşünce topluluğuna sohbet için çağrıldım. Aslında benim için sürpriz olmuştu, hatta ilk önce kibarca reddetmeyi düşündüm. Fakat topluluğun yöneticisi genç hayli ısrar edince kıramadım. Diğer taraftan sohbet toplantısının formatı da ilgimi çekmedi değil. Şöyle bir karar almışlar: “Konuşmacı meşhur bir kişi olmayacak, kendince tecrübe sahibi, görmüş geçirmiş biri olacak. Ayrıca sohbetin bir konusu da olmayacak, konuşmacı istediği konudan bahsedebilecek ve dinleyiciler sorularla sohbete katılabilecek.”

    Sohbet günü gelip çattığında kendimi gençlerin karşısında buldum. Ne yalan söyleyeyim heyecanlanmıştım. Dahası, başta kolay ve rahat olduğunu düşündüğüm bu sohbet kurgusu hiç de göründüğü gibi değildi. Önce selam verdim. Gençler neredeyse hep birlikte, kimi samimi kimi biraz muzip eda ile uzatarak selamımı aldılar. Herkes pür dikkat kesilmiş, gözlerimin içine bakıyordu. O an ağzımdan çıkacak her bir kelimenin ne kadar önemli ve sorumluluk yüklü olduğunu fark ederek endişeye kapıldım. Nasıl ve nereden başlamalıyım derken bir anda dilimden;

    – En önemli sermayenizin ömrünüz olduğunu asla unutmayın, cümlesi dökülüverdi.

    Belki konuşmanın sonlarında nihaî mesaj olarak söylenebilecek bu sözü sohbetin hemen başında söylemek istemezdim. Fakat insan yaşlandıkça en büyük tecrübesi bu oluyor. Çok azımız müstesna, ömür sermayemizi mirasa konmuş gibi fütursuzca harcıyoruz. Hani bir atasözü vardır: “Mirasa nereye gidiyorsun, demişler; esip yağmaya, sürüp savurmaya, demiş.”

    Sohbete çok mu ağır başladım diye gençleri süzüp bir tepki gelmesini bekliyordum ki aralarından biri;

    – Size babanızdan miras kaldı mı? Kusura bakmayın tabi, belki de babanız hala yaşıyordur, deyiverdi.

    – Hayır kalmadı. Birkaç dönüm susuz tarla ile emekli maaşından başka.

    – İyi ki kalmamış hocam, biz neler çektik bu miras belasından, az kalsın babam canından oluyordu.

    Demek ki gençlik böyle bir şey, diye düşündüm; hayata hep işine geldiği şekilde bakmak ve öyle de söylemek. Ben de mi böyle yapmıştım gençken diye hafızamı zorlarken bir başka genç;

    – Zaman daha değerli değil mi hocam, hele günümüzde adeta zamanla yarışıyoruz, dedi.

    – Enteresan, güzel bir soru, dedim; buna Hz. Ali efendimizin şu sözü ile cevap vereyim: “Geçip giden zaman değil, ömürdür.” Yani biten ömür, zaman değil ki! Onun için ömür daha değerli bence de.

    Topluluğun yöneticisi genç sözü aldı bu defa:

    – Özgeçmişinize baktığımızda iletişim konusunda da ciddi tecrübeleriniz olduğunu görüyoruz. Bu konuda bir şeyler duymak isteriz aslında…

    Belli ki havayı yumuşatmak gerekiyordu. Tamam, buradan devam edebilirdik. Anlatmaya başladım:

    – İletişim konusuna geçmeden önce kişisel gelişimden başlamak gerekir herhalde. Çünkü iletişim, kişisel gelişimin bir alt konusu olarak işlenir hep. Dünya çapında belki binlerce kitap ve makale yayınlandı bu konuda. Bizim zamanımızda da çok modaydı kişisel gelişim kitapları okumak. Öyle ki bu seriden kitaplar okumamak cehalet gibi görülürdü. 2000’li yılların başında zirveye çıktı, hatta “yaşam koçluğu” diye meslek bu akımın sonucu olarak ortaya çıktı. Aslında kişisel gelişim kültürü, insanın sorunlarını kendi başına çözmeyi hedefledi. Ama bazen öylesine anlamsız motivasyonlar yüklendi ki insanlara, bu defa da derin hayal kırıklıkları doğurdu.

    – Hocam bir araya girmek istiyorum ama… Kişisel gelişim kitapları gençler arasında hâlâ popüler, hatta teşvik bile ediliyor ama siz olumsuz bir tablo sundunuz.

    – Evet, olumsuz gibi anlaşıldı ama amacım toptancı davranıp toptan kötülemek değil. Böyle bir şey doğru da olmaz. Tabii ki ciddi tecrübeleri aktaran, belli disiplin ve konsantrasyon kazandıran, olaylara farklı açılardan da bakabilme yeteneği kazandıran kitaplar da var. Ama Allah aşkına gençler! Şu başlıklar size ne kadar güven veriyor? “Hayatınızı Yedi Günde Değiştirin”, “İçindeki Devi Uyandır”, “Düşün ve Zengin Ol” üstelik bu saydıklarım dünya çapında en popüler olanları. Aslında çok uzattım. İletişime gelince tecrübelerimle şöyle cevap verebilirim: Doğru iletişim için, yani birinin gönlüne dokunmak için “samimi ol ve kendini karşıdakinin yerine koy.”

    Bu arada çay servisi ile biraz soluklanıyordum ki bir başka genç söz aldı:

    – Hocam, insan ne zaman olgunlaştığını anlıyor veya olgunlaşmanın bir yaşı var mı?

    – Olgunluğun yaşa bağlı olduğu kesin. Yaşadıkça, öğrendikçe ve en önemlisi de kendimizi tanıdıkça olgunlaşmaya başlıyoruz. Ama bu soruya büyük bir sûfînin sözünü temel alarak cevap vermek istiyorum. “Olgunluğun başı incitmemek, sonu ise incinmemek.”

    Topluluğun hayli bıçkın tavırlı üyesi sabırsızlanıyor:

    – Hocam, hayatınızda yaşadığınız öyle bir şey söyleyin ki kulağımıza küpe olsun.

    – Estağfurullah kardeşim, kulağa küpe olacak söz bizde ne gezer! O sözleri söyleyebilmek için insanın aklını, tertemiz olmuş gönül süzgecinden geçirmesi gerekir. Ama şu acı tecrübemi sizlerle paylaşmak isterim. Acele ettiğim veya acele karar verdiğim her işte yanıldım ya da kaybettim. Sabırlı ve ağırbaşlı olmayı mutlaka alışkanlık haline getirin.

    Gençlerden bir diğerinin muziplik yapacağı tuttu. Uzaktan bağırarak:

    – Tecrübe, hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesi derler, sizce doğru mu Hocam?

    Topluluğun yöneticisi genç müdahale edecekti ki gülerek;

    – Bizim de gençliğimizde en çok sevdiğimiz hikmetli sözlerden biridir, dedim. Ama şunu da sizinle paylaşmak isterim: Tecrübe kazanıyorum diye sürekli hata yapmaya devam etmektense bir bilene sormak, yani işi ehliyle istişare etmek, sürekli hata yaparak kendi tecrübenizi kazanmaktan daha az maliyetlidir.

    Biraz soluklandığımda gençlerin kendi aralarında şakalaşmaya başladıklarını görünce, sohbeti bitirmenin zamanı geldi, dedim kendime.

    – Gençler müsaade ederseniz Mesnevî’de geçen bir hikâyeyle bitirmek istiyorum. Çok hoşuma giden, bugün bile ders veren bir hikâye. Adamın biri tuzakla bir kuş yakalar. Kuş kendini yakalayana der ki:

    – Ey Efendi! Sen hayatında birçok sığır ve koyun yemişsindir, birçok deve de kurban etmişsindir. Onların etleriyle doymadın da benim bu küçücük bedenimle mi doyacaksın? Beni serbest bırakırsan sana üç öğüt vereyim. Bak bakalım akıllı mıyım aptal mıyım?

    – Tamam, der adam; ver bakalım öğütleri.

    Kuş der ki:

    – Birinci öğüdümü senin elinde vereyim. İkinci öğüdümü damın üstünde, üçüncüsünü de ağacın üstüne konunca söylerim. Sen bu üç öğüt sayesinde mutlu bir insan olacaksın. İşte elindeyken vereceğim öğüt: Olmayacak şeye, kim söylerse söylesin inanma.

    Kuş bu ilk öğüdü söyleyince adamın eli gevşer. Böylece kuş uçup damın üstüne konar. Orada ikinci öğüdünü söyler:

    – Geçmiş gitmiş şeye üzülüp durma. Bir şey elinden gittikten sonra onun hasretini çekme. Geçmişe üzülmek, hasret duymak yanlış bir iştir; giden geri gelmez.

    Kuş sonra şöyle devam eder:

    – İçimde on dirhem ağırlığında çok kıymetli, eşi bulunmaz bir inci vardı, seni de çocuklarını da zengin ederdi. Fakat kısmetin değilmiş, dünyada bir eşi daha bulunmayan o inciyi kaçırdın!

    Bunun üzerine adam feryat figan etmeye başlar. Kuş adamın bu hali üzerine şöyle der:

    – Ben sana “geçip gitmiş bir şeye üzülme” demedim mi? Madem inci elinden gitti, neden gam çekiyorsun? Öğüdümü ne çabuk unuttun? Yahut sağır mısın? Sana “olmayacak şeye sakın aldanma” demedim mi? Ah ahmak! Ben kendim üç dirhem gelmez bir kuş iken içimde on dirhemlik inci nasıl bulunabilir?

    Adam kendine gelir:

    – Peki o zaman, haydi o üçüncü öğüdü de söyle, der. Bu sefer kuş:

    – Sanki ilk iki öğüdü tuttun da üçüncüsünü bedava söyleyeyim, öyle mi? Gaflet uykusuna dalmış bir cahile öğüt vermek, çorak bir yere tohum ekmektir. Ahmaklığın yırttığı şey artık yama tutmaz, der ve uçar gider.

    Hikâyeyi pür dikkat dinleyen gençlerden biri;

    Mesnevî de o zamanın bir nevi kişisel gelişim kitabı değil mi Hocam, diye sordu.

    – Neden olmasın, dedim; tabii bir farkla. Mesnevî şimdiki kişisel gelişim kitapları gibi aklınızı ve egonuzu geliştirmez. Sizi dünyaya da bağlamaz. O ruhunuzu, tefekkürünüzü geliştirir. Allah’a ve âhirete bağlar.

    Bu sözler salonda derin bir sessizliğe sebep oldu. Çok geçmeden de oturum sona erdi. Gençler ne kadar hoşnut oldu bu sohbetten bilmiyorum ama ben gençlerle bir araya gelmek için her fırsatı değerlendirmek gerektiğini anladım.