İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » İlmin Edebi Nedir?

İlmin Edebi Nedir?

    Medreseye başladığım yıllarda -doksanların ortası- aramızda her yaştan talebeler vardı. İlkokulu bitirip başlayanlar, liseyi bırakıp gelenler, askerden sonra niyetlenenler ve otuzlu yaşlarda başlayanlar… Hepsini bir arada görmek mümkündü. On beş yaşında Molla Cami okuyan bir talebenin önüne diz çökmüş, Bina müzakeresi yapan otuza yahut kırka merdiven dayamış talebeler vardı. Şaşılacak bir iş değil. Akıl yaşta değil baştadır demişler. İlim insanı olgunlaştırır, sözü kavi kılar.

    O zamanlar öyleydi. Bizim okumamıza vesile olan büyüklerimiz, yaşı geçmiş de olsa medreseye gelip “İlim okumak istiyorum” diyenleri geri çevirmiyorlardı. Sanki o zor zamanlarda, ilahi bir cezbeyle gönlüne ilim muhabbeti ilka olunan herkesi kabul ediyor, bu muhabbeti reddetmiyorlardı. Oysa eskiden beri medreselere küçük yaşta, ilkokul çağında başlanır, sonra ilk gençlik çağında usul ve füru ilimleri ile devam edilir. Tabii tarihte menkıbelerden okuduğumuz, geç yaşta ilme başlayanlar da vardır. Ancak bunlar istisnadır. İlme erken yaşta başlamalı; fıtrat bozulmadan, zihin fesada uğramadan ilmin surları örülmelidir.

    Aslında ilim öğrenmenin yaşı yoktur. Fakat uzun ve zorlu bir yolculuk olan İslami ilimlerin tahsili, sabır ve gayret gerektirir. Erken yaşlarda nefse ağır gelmez, yaş ilerledikçe zor gelir; sabır azalır, ilim yokuşu aşılması zor bir dağ gibi görünür göze. Mesele de buradadır. Yoksa talebeliğe orta ve ileri yaşlarda başlayıp ilimde mertebe elde eden alimlerimiz de vardır.

    İlim Sabır İşidir

    Medreseye başladığım yıllarda, yirmili otuzlu yaşlarda ilme başlayanlar bir müddet sonra medreseden ayrıldılar. Kendilerine lazım olacak kadar itikat, ilmihal, hadis-i şerif ve bir miktar da Arapça öğrenmiş olarak… İlmin lazım kısmı da evvel emirde itikat, ilmihal, ahlak ve siyerdir. Çünkü bunlar her kula lazımdır. Medreseden ayrılma meselesiyse İslami ilimlerin uzun soluklu bir yürüyüş olmasıyla alakalıdır.

    Emsile, Bina, İzzi ve Avamil kitaplarına nasıl başladığımızı, nasıl kelime kelime ezberlediğimizi daha evvel anlatmıştım. İlk üçü sarf, Avamil ise nahiv ilmindendir, yani dil bilgisi kitaplarıdır ve uzun kitaplar değildir. Avamil; başlangıç seviyesinde, cümle içinde kullanılan isim, fiil ve görevli kelimeleri öğretir. Ancak bunlar buz dağının görünen kısmıdır. Bu dört risalenin ardından Zuruf, Terkib, Şerh-i Avamil, Muğni, Şerh-i Muğni, Sadini, Kavaidü’l-İ’rab, Şerhü’l-Kavaid diye devam eder. Bitti sanmayın. Bu kitaplardan sonra üç metin ve hacimli şerhleri gelir. Neredeyse her biri altı yedi ay okunur. Metinleri ezberlenir. Seydalar her gün metinleri dinler ve öyle derse geçilir.

    Emsile tekerleme gibiydi. Bina, sarf ilminin koridorlarında kısa bir gezinti. İlk zorluğu İzzi’de görmüştük. Ama ona da alışıvermiştik. Avamil hiç zor gelmiyordu. Çünkü sarf bitmiş, nahve geçmişiz. Değmeyin keyfimize. Meftuhane, müzakereler, metin ezberlerken sarf okuyanlara hava atmalar derken kitap bitivermişti. Zuruf’a başlayınca birden çevremizi, çehremizi bir durgunluk, bir sükunet kapladı. İş ciddiydi. Çalışmak, ezberlemek, müzakere yapmak ve aklı biraz yormak gerekiyordu.

    Zuruf, adı üstünde, zarfları ve nahve dair bazı meseleleri anlatan kısa bir risaledir. Medrese Kürtçesi ile Molla Yunus Erkatni tarafından yazılmıştır. Şark medreselerinde eskiden beri okutulur. Muş’ta müftülük yapmış Molla Muhammed Şirin isimli bir alim, biz medreseye başladığımız yıllarda bu risaleyi Arapça’ya tercüme etmiş. Talebelere hediye niyetiyle… Ne güzel bir hediye idi. Kürtçe bilmiyorduk ama artık okuyabilecektik. Bizden önceki bazı Türk ve Arap talebeler ise Zuruf’u Kürtçeden okumuşlardı.

    Tarih boyunca İslami ilimlere Türkler, Kürtler ve Farslar çok ehemmiyet vermişler. Kendi dillerinde sarf ve nahiv risaleleri yazmışlar. Ne zaman kütüphanelerimizde Türkçe yazılmış yazma eserlere rast gelsem, aklıma Zuruf gelir. Zuruf bitince Terkib’e geçtik. Bu eser, Avamil kitabının baş kısmının irabını yapan bir şerhtir. Bir nevi cümlelerin öğelerini ayırma diyebiliriz. Ama öyle basit bir şey değil bu irap yapma işi.

    Terkib’i de Molla Yunus, Kürtçe yazmış. Asırlar boyunca okutulmuş. Nahiv felsefesi denebilir. Bu eserin bir benzerini de İmam Birgivi hazretleri yazmış. Hem de Türkçe. Bir kütüphanede görmüştüm. Allah cümlesinden razı olsun. Molla Muhammed Şirin, Terkib’i de Arapçaya tercüme etmiş. Zuruf gibi Terkib’i de Arapçasından okuduk ve medresede alet ilimlerin izinde yokuş yukarı yürüyüşümüz başladı.

    Biz bu sarf-nahiv kitapları ile boğuşurken, hatta rüyalarımızda bile ezberlediğimiz metinleri görürken yaşı ilerlemiş ağabeylerimiz kısa yoldan fıkıh, hadis, tefsir ve usul ilimleri öğrenme derdindeydiler. “Bu ilimlerle çok uğraşıyoruz, Kur’ani ilimlere geç başlıyoruz” diyorlardı. Ara sıra içimizden bazılarını kafaladıkları da olmuyor değildi. Böyle zamanlarda, fili şikayet için Timur’un otağına kalabalıkla gidip kapıda tek kalan Nasreddin Hoca gibi, müzakere odasında üç beş kişi iken seydanın yanında tek başımıza kalıyorduk. Seydamız bize alet ilimlerin niçin gerekli olduğunu, bu ilimleri okumazsak Kur’an-ı Kerim’i, hadis-i şerifleri ve bu iki kaynaktan geliştirilmiş ilimlerin özünü kavrayamayacağımızı uzunca anlatıyorlardı. Şimdiden bakınca daha iyi anlıyoruz. Alet ilimlerin niçin okunduğunu, ne kadar faydalı ve farz mesabesinde gerekli olduğunu daha bir idrak ediyoruz.

    Kısa yoldan fıkıh, hadis-i şerif, tefsir okuma gayretinde ağabeylerimiz de haksız değildi. Çünkü sarf ve nahiv yolculuğu için en az dört beş yıl lazımdı. Onlar ilme geç başlamışlar ve bu yokuşlarda oyalanmak istemiyorlar, öze ulaşmak istiyorlardı. Seydalarımız da onlara sabretmelerini söylüyorlardı.

    İlmin Edebini Öğrenmek

    Yıllar geçti, zaman değişti, imkanlar arttı. Şimdi de ilim tahsiline niyetlenip yola çıkanları görüyoruz. Ancak medreseler ileri yaşta talebeleri alamıyor. Sanal alemde kurulmuş ders halkalarına devam edenleri; bir halkadan diğerine, bir kitaptan başkasına geçenleri görüyor, duyuyoruz. Ya bir müddet sonra vazgeçiyorlar ya da bir miktar okuduktan sonra adlarını hocaya çıkarıp sağa sola ahkam kesmeye başlıyorlar. Maalesef…

    Dedik, yine demiş olalım. İlmin yaşı yoktur ama bir alimden usulünce öğrenilmeli, tahsil edilmelidir. Seydalarımız bir cümleye mana verirken, basit gibi görünen bir meseleyi çözerken bile bir lügata bakar; bir şerhe veya haşiye müracaat ederlerdi. Bilmiyorlarsa kolayca “Bunu bilmiyorum, sorayım” derlerdi. Ders esnasında baş müderris olan seydaya soru sormaya giden seydalarımız, bize ilmin edebini de öğretirdi.