İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Kendilik ve Kulluk

Kendilik ve Kulluk

    İnsanı asıl güçsüz kılan şey ahlâksızlığıdır. Çünkü şer olan işler insanı çabuk yürütür ama üç adım sonra ayakları birbirine dolanmaya başlar. Arkalarından itilerek basamakları hızla tırmananlar aynı hızla aşağıya yuvarlanırlar.

    Geçenlerde Fatma Âliye Hanım’ın hâtıratını okuyordum. Kendisi âlim ve devlet adamı olan Ahmed Cevdet Paşa’nın kızıdır. Cevdet Paşa’nın Tezâkir adlı kitabında dikkatimi çeken hususları size daha önceki bir yazımda aktarmıştım. Fatma Âliye Hanım ise hâtıratında babasının 1840’larda, 50’lerde yaşadığı olayları anlatıyor. Ahmed Cevdet Paşa’nın Tanzimat dönemini başlatan Mustafa Reşid Paşa ve onun talebeleri olan Fuad ve Âli Paşa’lar ile çok yakın olan ilişkilerini bize analiz ediyor. Paşa, bu üç Batıcı lidere sonuna kadar sâdık kalmış bir adamdı. Bunların başı olan Mustafa Reşid Paşa’yı Fatma Âliye Hanım şöyle övüyor:

    “Reşid Paşa bütün cihana adını duyurmuş ve Avrupa gibi devamlı ilerlemekte olan devletler arasında şan ve şeref sahibi olduğu kabul edildiği gibi, devlet ve millete yaptığı hizmetlerle şımarıp, yaptıklarını yeterli görecek kimselerden değildi.”

    Neden acaba? Durup şunu sormuyor: Osmanlı’yı parçalamak üzere olan Batılı devletler neden bir Osmanlı sadrazamını övsünler ki? İşlerine yaramasa, onların çıkarına hizmet etmese hiç överler mi? Nitekim bu adam Tanzimat Fermanı’nın metnini İngilizler’le beraber hazırlamış, hayatı onların çıkarlarına hizmetle geçmişti.

    Mustafa Reşid Paşa kendi döneminde İngilizci, Fuad ve Âli Paşa da Fransızcı olarak biliniyordu. Ama onlar bu gibi aşağılayıcı sıfatlardan rahatsız değillerdi. Fatma Âliye Hanım’a göre Fransızcı olan paşalar Fransa’dan borç alınması konusunda Sultan Abdülmecid’e baskı yapıyorlardı. Sonraları bu ısrarın sebebi de anlaşılmış. Meğer bu paşalar krediden komisyon alıyorlarmış. Aynı şeyi Reşid Paşa’nın çevresindeki bürokratların da yaptığını anlatıyor.

    Babasının Tezâkir’de anlattığına göre Abdülaziz döneminin baş aktörü Mithat Paşa da yabancı devletlerin komisyonculuğunu yapmıştır. İngilizler’den silah satın alınmasını istemeyen padişaha bu ihale için komisyon aldığını, o yüzden İngilizlere mutlaka para ödenmesi gerektiğini utanmadan söylemiş.

    Anlaşılıyor ki o devirlerden bugüne pek bir şey değişmemiş. Her alanda yaşadığımız sıkıntı ve şaşkınlıkların kökü aynı: Ahlâksızlık! O günleri kararttığı gibi bugünümüzü de karartan aynı ahlâksızlıktır. Gerek Paşa’nın, gerekse kızının anlattıkları Osmanlı’nın güçsüzlük yüzünden değil ahlâksızlık yüzünden yıkıldığını gösteriyor.

    İnsanı asıl güçsüz kılan şey ahlâksızlığıdır. Çünkü şer olan işler insanı çabuk yürütür ama üç adım sonra ayakları birbirine dolanmaya başlar. Arkalarından itilerek basamakları hızla tırmananlar aynı hızla aşağıya yuvarlanırlar.

    Ahlâksızlığın bin bir yüzü

    Ahlâksızlık deyince hemen ilk aklınıza gelen kötülüklerden bahsetmiyoruz. İçki, kumar, zina gibi günahlar ahlâksızlık olduğu gibi insanın işini savsaklaması, kendisine emanet edilen yetkiyi ve parayı şahsi malı gibi görmesi, etrafına dalkavukları toplayıp liyakatli insanları uzak tutması da büyük ahlâksızlıktır. Kendi menfaati söz konusu olunca hiçbir kuralı umursamaması, hatta “köprüyü geçene kadar” deyip her türlü aşırmayı, yalanı dolanı caiz görmesi ahlâksızlıktır. Dinimizi kendi ahlâksızlığına kılıf yapması ise en büyük ahlâksızlıktır.

    Biz iki asırdır işte bu ahlâksızlık denizinde yaşıyoruz. Yalan hayatımızın her köşesinde var. Çoğumuz bu ahlâksızlıklardan uzak durmaya çalışsak da onları onaylamasak da kanıksamış durumdayız. O yüzden ahlâksız ve yanardöner birini değil de ahlâklı ve ilkeli birini görünce şaşırıyoruz. Ama suçu hemen şuna buna atmayalım. Bütün bu rezillikleri kimse Osmanlılar’ın başına vurarak zorla yaptırmadı. Bugün de kimse bizi tehdit ederek bu ahlâksızlıkları yaptırmıyor. Biz kendimizi kaybettiğimiz için bunları yapıyoruz.

    Kendimizi, yani mümin olma ahlâkını kaybettiğimizi gösteren o kadar çok örnek var ki! Yakın zamanda muhafazakâr bir yazarın yazdığı “bilimsel” bir makaleyi okuyordum. Adamcağız şöyle bir cümle kurmuş:

    “Osmanlı Devleti kurulmadan önce İslâm düşünce sistemi altında bazı Müslüman düşünürler İslâm’ın din ve devlet ilişkileri konusunda yorumlar geliştirmişlerdir. Farabî de Ortadoğu devlet felsefesine katkıda bulunup yeni bir yorum getiren şahsiyetlerden birisidir.”

    Buradaki kafa karışıklığına dikkat edelim. Bir İslâm diyor, bir de “Ortadoğu devlet felsefesi.” İslâm demek Ortadoğu bölgesi mi demek? Elbette değil; dinimiz Ortadoğu’yla sınırlı değil, evrensel. Kaldı ki “Ortadoğu” bize ait bir kavram da değil. 1916 yılında İngiliz istihbaratçı Mark Sykes’ın geliştirdiği bir kavram. Yani “Ortadoğu,” İngiliz’e göre Doğu’nun ortası. Hadi bunu geçtik, “Ortadoğu devlet felsefesi” ne demek Allah aşkına? Bir bölge özne değildir ki siyaset felsefesi olsun. Kısacası, makale baştan aşağı tutarsız. Peki böyle bir yazı “bilimsel” bir dergide nasıl yayınlanabilir? Sormaya, tahkik etmeye gerek yok! Model belli. Toplumuzda her yerde gördüğümüz gibi tahminimce torpille yayımlanmıştır.

    “Kur’ân dini” deyip duran başka bir yazar ise şair Seyrânî hakkında bakın ne söylüyor:

    “Yoksulluk içinde geçen bir gençliğin sonucu olarak dünyalıklardan yüz çeviren Seyrânî, nasibini görünenin ötesinde aramaya başlar.”

    Yani insanlar tasavvufa fakirlik yüzünden giriyormuş! Demek ki Seyrânî de zengin olsaymış böyle şeylere yüz vermeyecekmiş! Yazar burada da durmuyor. “Hamlet’i çağrıştıran mısralarında…” diye devam ediyor. Batılı bir isimle ismini yan yana getirerek güya Seyrânî’ye güzelleme yapıyor. Bunu da onu hiç alakası olmayan Batılı bir şeye benzeterek yapıyor. Mutlaka benzerlik kurması gerekiyorsa Hamlet ona benzeseydi olmaz mıydı?

    Eskiden kınadıklarımız veşimdiki biz

    Buna benzer aymazlıkları çok sık görüyoruz. Eskiden Batıcılar’ı böyle şaşkınlıkları yüzünden kınardık. Şimdi ise daha büyük aymazlıkları muhafazakâr insanlarda görüyoruz. Konuşurken, yazarken cümlelerin arasına bir Batılı kavramı veya ismi sokuşturmak âdeti maalesef çok yaygın. Mesela bir ilâhiyatçının makalesinin başlığı şu: “Bireysel ve Sosyal Potansiyellerin Aktivasyon Kodu Olarak Şûrâ.” Hangi Batılı kavram moda olmuş ise bizim muhafazakârlar onu herkesten çok dillerine pelesenk ediyorlar. Çoğu zaman anlamını, içeriğini, arka planını bilmeden… Kendi iman, akide, takva süzgecinden geçirmeden…

    Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin kuvvetli bir sünneti olan vakıf için şöyle bir cümle kuruyorlar: “Vakıf bir sivil toplum kuruluşudur.” Bunu söyleyenin “sivil toplum” nedir, dinimizle, vakıf gibi nebevî bir gelenek ile alakası var mıdır, bilmediği daha da kötüsü araştırıp öğrenmediği açık.

    Muhafazakâr yazarlarımızın birçoğu Batı’nın bir bilimsel buluşundan bahsederken hemen onu bir âyet ile ilişkilendirmeye girişir. Bismark gibi bir kâfirin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi öven sözünü alıp tekrarlayıp durur. Kimi neye benzetiyorlar, neyi merkeze neyi kenara koyuyorlar, ölçüleri ve ölçtükleri şeyler nedir, düşünmüyorlar. Böyle yapa yapa dindar gençlerin zihnine Allah’ın kelâmı ve Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sünnetini değil, Batılı filozofları ve kavramları referans olarak yerleştiriyorlar. Buna alışan gençler de bir meseleye yaklaşırken dini değil Batı’yı esas alıyor. İmanlarını kaybetmeye kadar giden yol buradan başlıyor.

    Benzeri ölçüsüzlüğü Şeriat’ten uzak olan ama kendilerine “tasavvufçu” diyen bazı yolsuzlarda da görüyoruz. Meselâ Mevlevî olduğunu iddia eden bir kişi; “Ben yakın zamanlara kadar öyle Mevlevî büyükleri tanıyorum ki, sarhoş olmamak şartıyla içki içmek günah değildir, derlerdi. Hz. Mevlânâ öyle mi idi?” diye soruyor.

    Bu cümledeki ölçü şaşkınlığına dikkat edelim. Bu sözü söyleyen kişi için ölçü sanki içkinin Rabbimiz tarafından haram kılınması değil de Mevlânâ’nın onu yapıp yapmamasıymış gibi… Elbette Mevlânâ hazretleri de Allah içkiyi haram kıldığı için içmedi. O hâlde Mevlânâ’nın takipçisi olduğunu söyleyenler de aynı ölçüye uymalıdır.

    Başka bir tasavvufçu da Allah’ın kâmil bir kulu olma aşamalarıyla evrim teorisinin aynı şey olduğunu söyleyebiliyor. Ne bahsettiği kavramlardan haberi var ne de iki kavram arasındaki anlam uçurumundan…

    Kısacası iki asırdır dilimizde, işimizde, siyasetimizde, ticaretimizde, mimarîde, sanatta kendimizi kaybetmiş durumdayız. Üstelik bunca zamandır kendimizi aradığımızı sanıyoruz ama aslında gücümüzü arıyoruz. Bir de kendimizi evimizde değil, başka yerlerde arıyoruz.

    ‘Kendimiz’ dediğimizde ne demişoluyoruz?

    Kestirmeden söyleyelim; kendimiz dediğimiz “Allah’ın kulu”dur. Ali, Ayşe, Türk Kürt, kadın erkek, şu bu olmak değildir. Bunlar ancak kulluk içinde bir anlamı varsa yer bulur. Bizim farkımız da, değerimiz de, aslımız da Allah’ın kulu olmaktır. Bunu içselleştirmediğimiz sürece din bir söylem olarak kalır. Oysa din ahlâktır. Aksi halde ilk imtihanda, ilk sarsıntıda, Allah muhafaza, uçup gitmesi kolay olur.

    Bütün bu şaşkınlığımızın sebebi ne? Birincisi kendimizle ilgili şeyleri bilmemektir. Burada sadece tarihimizi, Osmanlıca’yı, dilimizi, medeniyetimizi, kültürümüzü bilmemekten bahsetmiyoruz. Asıl kendimizi, yani kulluğumuzu bilmemekten bahsediyoruz. Mümin olduğumuz için otomatikman din hususunda allâme olduğumuzu sanıyoruz. Hâlbuki çoğumuz bir akaid kitabını okumuş değiliz, hatta ilmihalin başındaki itikad kısmını bile bilmiyoruz.

    Kulluğu bilmemek kendini bilmemektir. Kendini bilmemek Rabbi’ni bilmemektir. Oysa mümin olana ilim farzdır. Hangi ilim? Allah’ı, Resûlü’nü, iman esaslarını; ticarette, siyasette, yolda yürürken, işte çalışırken, helali haramı bilmek… Çünkü kişi bilmediği bir şeyi yapamaz. Kulluk ilim ve amel üzerinedir. Amel ise bilmeden olmaz. Ne yazık ki bu derin cehaletimiz bizi öğrenmeye de sevketmiyor. Sadece şikâyet ediyoruz: “Bize dinimizi öğretmediler. Tarihimizi, medeniyetimizi öğretmediler” deyip duruyoruz. Çünkü kendimizle ilgili şeylere önem vermiyoruz.

    Kısacası bizim içine düştüğümüz “kendilik” sorunu sadece bilmemekten kaynaklanmıyor. Bilenlerde de yapmama sorunu var. Diğer bir deyişle bizim kendilik sorunumuz bir kişilik sorunudur. İmanını ilimle sağlamlaştırmayan, amelle tamamlamayan kişide adamlık eksiktir. Çünkü Müslümanlık adamlık demektir. Adamlığımız eksikse Müslümanlığımız da eksiktir. İçimizde bilgili, donanımlı, nazik, güvenilir, dürüst, işini dosdoğru yapan, insanlarla güzel ilişki kuran, dostluğu aranan, sohbeti özlenen, “işte adam budur” diye parmakla gösterilebilecek kaç kişi var?

    Bu acı tablo diploma sahibi olmadığımız, para pul, servet kudret sahibi olmadığımız için değildir. Bunlar kişiliğin araçlarıdır, temeli değildir. Kendimizi, yani Allah’ın kulu olma bilincimizi kaybettiğimiz için kişiliğimiz zayıf. Bu eksiklik güç algımıza, dünya algımıza, iş yapma tarzımıza, görev anlayışımıza yansıyor.

    Peki, kendimiz olmak için, yani Allah’ın kulluğuna lâyık olmak için ne yapmalıyız? Öncelikle imanımızı berraklaştırmalı, her şeyden üstün tutmalıyız. Kişiliğimizi Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin örnekliğine göre şekillendirmeliyiz. Kalp düşüncenin de, eylemin de merkezidir. Kalbimize eğilmeliyiz. Zira iman da niyet de zan da kalptedir. O hâlde önce kalbimizi düzeltmeliyiz. Kalbimiz düzelince aklımız, aklımız düzelince düşüncemiz, düşüncemiz düzelince bilmemiz, bilmemiz düzelince işimiz, işimiz düzelince ahlâkımız, ahlâkımız düzelince de kişiliğimiz düzelecektir. Ancak o zaman “kulluk” sıfatına lâyık insanlar olabilir, dünyamızın da âhiretimizin de âbâd olmasını Mevlâmız’dan umabiliriz.