İçeriğe geç

Müslüman Bir Aile Nasıl Olmalı?

    Yabancı bir akademisyen Türkiye’yle ilgili izlenimlerini şöyle aktarıyordu: “Bir ailenin seküler mi dindar mı olduğunu tam olarak kestirebilmek için evlerindeki kütüphaneye bakmam gerekiyordu. Kütüphanelerinde Kur’an-ı Kerim, dini kitaplar ve Müslüman yazarların kitapları ağırlıktaysa o zaman dindar bir ailenin evinde olduğumu anlayabiliyordum. Bunun dışında ev düzeni ve eşyalar bunu yansıtmıyordu.”

    Profesörün bu sözleri hayli anlamlıydı. Elbette farkı ev düzeninde aramak çok anlamlı değil. Hele ki bu zamanda. Fakat yine de “Müslüman bir aile nasıl olmalı?” sorusunu sorduğumuzda, dört başı mamur bir teklife yahut açık bir listeye erişemediğimiz de bir hakikat. Bunun yerine “Nasıl olmamalı?” sorusunu cevaplamayı tercih ediyoruz. Malum, evin içine kadar girmiş tehlikeler, aile kurumuna yönelmiş tehditler, sapkın eğilimler ve aile içi iletişim sorunları başat gündemlerimiz.

    Geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı, aile ve dini rehberlik bürolarında görev yapacak vaizlere yönelik bir hizmet içi eğitim semineri düzenledi. Seminerde konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş tam olarak bu meseleye dikkat çekti. Ve vaizlere şu soruyu yöneltti: “Müslümanca bir duruş sergileyen aileyi nasıl oluşturabiliriz?” Yalnızca bürolara yapılan müracaatlarla dile getirilen sorunların çözümü için çalışmanın yeterli olmayacağını vurgulayan Erbaş, kapı kapı dolaşarak ailelere eğitimler verilmesi gerektiğinin altını çizdi. Ailenin bilinçlendirilmesini salık veren bu yaklaşım aynı zamanda sorunlarla mücadeleyi “aileyle birlikte” gerçekleştirmeyi öneriyordu.

    Mücadeleyi aileyle birlikte gerçekleştirme önerisi hayli anlamlı. Çünkü aile, saldırıların ve tehlikelerin hedefinde olan pasif bir müessese olmaktan -en azından söylem düzeyinde- çıkmış olacak. Biliyoruz ki, hastalıklarla mücadelede güçlü bir bağışıklık sistemi olmazsa olmazdır. Ailenin bilinçlenmesi de toplumsal bağışıklık sisteminin güçlü olması anlamına gelecek. Fakat kapı kapı dolaşma azminin en belirgin çıktısı, silik olan “aile” kavramının ete kemiğe bürünmesi olacaktır. Yani “aileyi korumak” derken kastedilen “filan aileyi filan tehlikeden” korumaya evrilecektir ki hizmet yaklaşımı da tam olarak böyle olmalıdır. Aksi halde sorunlar akademik düzeyde ele alınacak ve akademisyenler Müslüman bir aileyi kütüphanesine bakmadan tanıyamayacaklardır.

    En nihayetinde bütün bu çabalar “Müslüman bir ailenin özellikleri”ni de derli toplu ifade etmeye, bu zeminde teklifler sunmaya ve evet, ev düzenine varıncaya dek bir kültür üretmeye yardımcı olabilir. Böylelikle azınlık ve içine kapanık yapıların, marjinal tutumların ve dahası kişilik bölünmesi yaşayan nesillerin de önü alınmış olur.