Dünyevi bazı işlerimiz için bu sınavın açıklanma yeri dünya olabileceği gibi hakikatte sonucun açıklanma yeri dünya değildir. Ahiret aleminde muvaffakiyete ulaşıp ulaşamadığımız tam olarak belli olacaktır. Sahabenin, Allah dostlarının, alim ve velilerin kendi akıbetlerinden endişe duymalarının sebebi budur.
İnsanın bütün eylemleri bir maksat taşır. İnsan o maksada ulaşmak için gayret eder. Maksadına ulaştığında kendisini başarılı, ulaşamadığında başarısız addeder. Hedefine ulaşamazsa çabalarının yetersiz ya da yöntemlerinin yanlış olduğunu ve çalışmasının boşa gittiğini düşünür. Fakat burada sorulması gereken soru, neyin boş neyin dolu olduğu sorusudur. Bazılarına göre boş olan bir şey bazılarına göre gerekli ve faydalı addedilebilir. Haz almayı dahi maksat olarak gören modern insan için bu hazza ulaştıran hiçbir şey boş sayılmaz. Bu açıdan bakıldığında fiillerin boş olup olmaması elde edilenin menfaat getirip getirmemesiyle doğrudan ilişkilidir. Bir başka ifade ile modern insana göre, hedeflenen menfaat elde edilmişse başarılı, bu menfaat elde edilememişse başarısız olunmuştur.
“Başarmak” fiilinde başarılan şey insana hamledilir. Eğer bir eylemde hedefe ulaşıldıysa bunun yegâne kahramanı o işi başaran kişidir. Ayrıca başarıda başarılan şeyin meşru ya da gayrimeşru olmasının, maksada meşru ya da gayrimeşru yollardan ulaşılmasının önemi yoktur. Bir iş başarıldıysa hedefe ulaşılmıştır. Modern birey ve toplumların ağırlıklı başarı anlayışı budur. Bu anlayışta hem başlangıçtaki niyetlerde, hem kullanılan yöntemlerde hem de ulaşılan hedeflerde ciddi ahlaki sorunlar vardır.
Dikkat edilirse görülecektir ki dünyevi işlerde gayretten ziyade neticeye bakılır. Hemen hemen tüm dünyevi sistemler bu hakim prensip etrafında kurulmuştur. Kişinin ne kadar gayret ettiği, ne kadar emek verdiği, ne kadar vakit harcadığı mühim değildir, nihayetinde sonuca bakılır. “Sonuç odaklı yaklaşım” kulaklarınıza aşina bir prensiptir. Eğer istenen sonuca ulaşılamamışsa gayretin hiçbir önemi yoktur, tüm açıklamalar mazeret olarak telakki edilir ve kişiye “başarısız” damgası vurulur. Ancak istenen sonuca bir şekilde ulaşılmışsa bu kez de nasıl ulaşıldığının hiçbir önemi yoktur ve “başarılı” payesi verilir. Maksada ulaşırken birilerinin hakkını yemenin, hiç emek vermeden başkalarının üzerinden sonuca ulaşmanın pek bir önemi yoktur.
Normalleşen Hırslar
Bugün başarı kördüğümüyle başbaşa bıraktığımız grupların başında çocuklarımız gelmektedir. Onlara başarı beklentimizi en yüksek perdeden dikte ediyoruz. Onlara dinî ve ahlâkî tavsiyeleri ağız ucuyla yaparken dünyevi çıktılarını en güçlü tonda değerlendirmeye alıyoruz. Dinî gayretlerinde olabildiğince müsamahakar davranırken dünyevi çalışmalarında tembelliğe asla taviz vermiyoruz. Dünyevi başarılarını göklere çıkarıp başarısızlıklarını ise yerin dibine sokuyoruz. Bugün eğitim öğretim adına yapılan ve artık iyice normalleşen hırslar, kendini mütedeyyin addeden insanlara da sirayet etmiş durumda. Çocuklarımızı iyi bir okula kaydettirebilmek için şartlarımızı sonuna kadar zorluyor, hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan hep bir sonraki iyi okulun sınavlarına hazırlıyoruz. Okusun, para ve nüfuz kazandıran bir mesleğe sahip olsun diye bütün imkanlarımızı seferber ediyoruz. Bazen sınav başarısızlıkları dünyamızı karartıyor, bazen bir yığın faydasız bilgi ile aldıkları yüksek puanlardan dolayı günlerce bayram ediyoruz. Bütün bunların karşılığını aldığımızda ise onları başarılı buluyoruz.
Maalesef çocuklarımız gözlerimizin önünde gittikçe dünyevileşirken biz de buna engel olmuyor ya da olamıyoruz. Eğitimin hedefine koyduğu “başarı”yı dünyevi faydaya indirdeyen ve tamamen insana ait bir kazanım olarak gören modern anlayışa teslim olduk. Ancak yolculuğun sonu bizi getirip bir uçurumdan aşağı yuvarlıyorsa, yolculuk sırasındaki konforumuzun hiçbir öneminin olmadığını bilmemiz gerekir. Dünyanın dışına çıkamayan modern eğitim ve onun putlaştırdığı başarı anlayışı, bütün fiyakasına rağmen ölümün aşılamaz duvarına toslayıp yer ile yeksan olmaya mahkumdur. Çünkü sırat-ı müstakim üzere değildir, ölüm sonrasını hesaba katmamaktadır, Hakk’a dönük ve O’nu önceleyen bir yüzü yoktur. Nitekim modernizmin öngördüğü başarı anlayışının özünde de Allah Teâlâ’nın tanzim ve taksimine itiraz vardır. O’nun rububiyeti reddedilir. Batılı değer sistemine dayalı olan bu modern eğitim tamamen beşeri ve dünyevi bir mürebbilik iddiasının eseridir. Bugün okullarda ahlak yerine başarı esas alınmakta, azim yerine hırs teşvik edilmekte, çocuklarımız hayır yerine çıkar için yarıştırılmaktadır. Modernizmin salih evlat yetiştiren bir okulu henüz yoktur.
Gayret Sonuçtan Önemli
Allah katında gayret sonuçtan önemli. Yani bir kul doğru ve meşru bir hedefe, doğru ve meşru yollardan ulaşmaya gayret ediyorsa bizatihi makbul olan onun bu gayretidir. Sonuç tamamen Allah’ın takdiri olduğu için kul sonuçtan sorumlu değildir. Eğer o hedefe bir sebeple ulaşamamışsa, bu sebep ölüm bile olsa Allah katında ulaşmış gibi muamele görür. Bu, kulun tüm işleri için geçerlidir. İşlerin sonuçlarından kul sorumlu değildir. Zira sonuç takdir demektir ve her takdir tamamen Allah Teâlâ’ya aittir. Bundan dolayı “gayret bizden muvaffakiyet Allah’tandır” sözü müslümanın şiarlarındandır.
“Muvaffakiyet” kelimesi “tevfik” isminden gelmekte olup kelime manası olarak “isteğe uygun olmak, farklı şeyleri ortak hale getirmek” demektir. Istılahi manası ise “Allah’ın, kullarının fiillerini sevdiği ve razı olduğu şeye uygun kılması” demektir. Muvaffakiyet kavramının ifade ettiği manayı bugün “başarı” kelimesiyle ifade etmeye çalışanlar eksik ve hatalı tanımlamaktadırlar. Tam olarak muvaffakiyet; kulun bütün gayreti ile hedeflediği maksadın, Allah Teala’nın rızasına ve takdirine denk yani muvafık düşmesidir. Eğer kulun gayretiyle hedeflediği maksadın Allah Teâlâ’nın rızasına ve takdirine, her ikisine birden denk düşmezse muvaffakiyetten bahsedilemez. Kulun maksadı Allah’ın takdirine denk düşmezse zaten o iş hiç vuku bulmayacağı için muvaffak olunamaz. Takdirine denk gelse de rızasına uygun düşmezse yine muvaffakiyetten bahsedilemez. Mesela bir kimse hırsızlık yapmak istese ve yapsa, Allah’ın takdirine denk gelmiş, ancak rızasına uygun düşmediği için muvaffakiyete ulaşamamıştır. Halbuki ona sorulsa kendisini başarılı bulacaktır. Ya da bir kimse hacca gitmek istese ve bu, Allah’ın takdirine denk düşse, rızasına da uygun olduğu için muvaffakiyete ulaşmıştır. Genel manada bakarsak, bir kafir küfür üzere ölürse Allah’ın takdirine denk gelmiş, fakat rızasına denk gelmediği için muvaffakiyete ulaşamamıştır. Bir mümin de iman üzere ölürse Allah’ın hem rızasına hem de takdirine uygun olmuş, yani muvaffakiyete ulaşmış demektir.
Bütün Tedbirleri Aldım
Müminin yaptığı duanın özünde de muvaffakiyete ulaşma isteği vardır. Dua ile kul aslında Allah’a şunu demek ister: “Ya Rabbi! Ben bütün tedbirlerimi aldım, gayret ettim, istediğim şeye beni muvaffak eyle. Rızanı ve takdirini bu isteğimle muvafık kıl” Kul bir yandan ameli ve tedbiriyle yola devam ederken bir yandan da dua eder. Dua Hak Teâlâ’ya sığınma, ağlama, sızlama, yalvarma makamıdır. Burası tüm tedbirleri aldıktan sonra takdiri bekleme geçididir. Adeta sınava girmiş olan bir talebenin sınav sonucunun açıklanmasını beklemesi gibidir. Sınavı güzel geçen talebenin umudu yüksek iken kötü geçenin ise azdır. Ancak sonuç açıklanana kadar hiçbir şey belli değildir. İşte muvaffakiyet de sonucun açıklanması gibidir. Dünyevi bazı işlerimiz için bu sınavın açıklanma yeri dünya olabileceği gibi hakikatte sonucun açıklanma yeri dünya değildir. Ahiret aleminde muvaffakiyete ulaşıp ulaşamadığımız tam olarak belli olacaktır. Sahabenin, Allah dostlarının, alim ve velilerin kendi akıbetlerinden endişe duymalarının sebebi budur. Yapıp ettiklerinin değil Allah Teâlâ’nın takdirinin mühim olduğunu bildikleri için daima O’na sığınmışlardır. Saidlerden mi yoksa şakilerden mi oldukları hakkında sürekli bir endişe içindedirler. Hak Teâlâ’nın adil olduğunu bildikleri için iman ve amelleriyle tedbirlerini almışlar, ancak bunlara değil Hak Teâlâ’ya güvenip sığınmışlardır.
Nasıl ki hasta olanlar doktora gidip ilaç ve tedavilerle tedbir alıyorlarsa, dünyevi geçim için insanlar çalışıyorlarsa uhrevi gayret ve ameller de böyledir. Tedavi olan herkesin iyileşme garantisi yoksa ve şifa Allah’tan ise, çalışan herkesin refaha kavuşma garantisi yoksa ve rızık Allah’tan ise, ibadet ve amel eden kimsenin de garantisi yoktur, lütuf ve muvaffakiyet Allah’tandır. Burada tam bir itminan içinde kalben razı olup akıbetimizin hayırlı olması için Allah’a sığınmalıyız.