Kutsal değerlerimize yapılan saldırlardan birisi de geçtiğimiz aylarda meydana geldi. Rasmus Paludan adında İsveç’li bir politikacı Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in bir nüshasını yaktı. Rasmus bu eylemi, kendi devletinin himayesinde gerçekleştirdiği için elimizle ona mani olamadık; ancak Rasmus’u ve onun tasmasını elinde tutan devletini dilimizle kınadık ve bu çirkin fiile kalben buğz ettik.
Biz müslümanlar her hayvanın bir hikmete binaen yaratıldığına inanır ve yaradandan ötürü onları hoş görürüz. Ama bazı hayvanlar vardır ki onların bizdeki yeri başkadır: Kasvâ, Burak, Hüdhüd, Kıtmîr… Her birinin kıssası vardır ve her kıssadan bir hisse… Bu kıssaların çoğu Kur’ân-ı Kerim’de geçer, bazısı da hadis-i şeriflerde… Bizim için değerli olan hayvanlardan biri de ebâbildir. Fil suresinde anlatılan ve Fil Vakası olarak bilinen olayda geçer ebâbil kuşu. Ebâbîl kuşlarını, Kâbe-i Muazzama’nın hâmileri diye de tanıtabiliriz. Bu yazımızda ebâbil kuşlarının baş kahraman olduğu Fil Vakasından çıkardığımız bir dersi paylaşacağız. Önce vakayı hatırlayalım.
Fil Vakası
Zaman, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dünyayı teşrif ettiği yıl yahut biraz öncesidir. Mekan Yemen ve Mekke. Yemen, Uzak doğudan gelen malların Avrupa’ya intikalinde bir köprü görevi görmekte ve bu yönüyle uluslararası ticarette önemli bir konumda bulunmakta idi. Bu ticârî öneminden dolayı, Bizans ile Sasânî İmparatorlukları Yemen’i paylaşamıyordu. Kontrolleri altına almak için sürekli bir mücadele içindeydiler. Yemen, kâh Bisanzlılar’ın kâh Sasânîler’in kontrolüne giriyordu.
Bizanslılar Yemen’e kalıcı bir şekilde hakim olmak için orada Hıristiyanlığı yaymak istediler. Habeşlilerden destek alarak amaçlarına ulaştılar. Yemen, artık Bizanslıların hakimiyetindeydi. Yemen’i fetheden komutanlardan biri de son derece bağnaz bir hıristiyan olan Ebrehe idi. Daha sonra Ebrehe, Yemen’deki idareyi ele geçirdi ve orada Hıristiyanlığı yaymak için hummalı bir çalışma başlattı. Fakat Araplar ona icabet etmedi. Çünkü onların gönlü Mekke ve Kabe’den yanaydı. Ebrehe, Kabe’ye giden insanların yönünü Yemen’e çevirmenin yollarını aradı. Aklına Kâbe’den daha ihtişamlı bir kilise yaptırmak geldi ve “İsa’ya yemin olsun ki Kabe’den daha iyisini yaptıracağım” dedi.
Yemen’in San‘a şehrinde devasa bir kilise yaptırdı. Sonra her yana haber salarak insanları, kiliseyi ziyaret etmeye davet etti. Ancak bu mabede yapılan ziyaretler umulduğu gibi olmadı. Çünkü buranın Kâbe-i Muazzama’ya rakip sayılmasını hazmedemeyen Kinâne kabilesinden bir Arap, bu kiliseye gelerek uygunsuz bir harekette bulundu. Bu duruma sinirlenen Ebrehe, Kinânîler’in derhal gelip kiliseyi ziyaret etmelerini istedi. Kinânîler onun bu isteğini reddettiler. Bunun üzerine Ebrehe iyice çileden çıktı ve Hıristiyanlığın yayılmasının önündeki tek engelin Kabe olduğuna kanaat getirdi ve onu yıkmaya karar verdi.
Kabe’yi Sahibi Korur
Ebrehe, içinde Mahmûd adlı bir filin de olduğu büyük bir orduyla Mekke’ye doğru yürüdü ve önüne çıkan engelleri bir bir ortadan kaldırdı. Mekke yakınlarına geldiklerinde Ebrehe, Mekke’nin çevresinde otlayan develerin orduya dahil edilmesini istedi. Bu develerin içinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dedesi ve Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in develeri de vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe’nin yanına gelerek develerini geri vermesini rica etti. Ebrehe ise onun, Kabe’ye yapılacak saldırının durdurulmasını rica etmek yerine, sadece develerin iadesini istemesini garipsedi. Develerini geri verse de bu tavrının sebebini sordu. Abdülmuttab’in Ebrehe’ye bir çift lafı vardı: “Ben develerin sahibiyim. Kabe’nin sahibi Allah’tır. Kabe’yi sahibi koruyacaktır.”
Abdülmuttalib, Mekke’ye döndüğünde Yüce Allah’ın Kabe’yi koruması için dua etti ve halkı şehrin dışına çıkması konusunda uyardı. Ertesi gün Ebrehe o çirkin saldırı emri verdi. Ancak Abdülmuttalib’in dediği gibi oldu ve Yüce Allah, Kabe’yi korudu. Mahmûd olduğu yerde kala kaldı ve bir adım dahi atamadı. Çünkü, gâipten ona dur emri gelmişti. Askerler, Mahmûd’a ne yapsalar da onu gerçek sahibine itaatten vaz geçiremediler. Sonra Kabe’nin askerleri; ebâbiller çıkageldi, ağızlarında ve pençelerinde siccilden taşlarla… Her bir taşın üzerinde Ebrehe’nin askerlerinin adı vardı. Sonra, bütün askerler ezilmiş saman çöpleri gibi yere serildiler. Ebrehe ise gerisin geriye Yemen’e döndü ve orada öldü.
Fil suresinde de ana hatlarıyla anlatılan bu vakayı her hatırladığımızda tüylerimiz diken diken olur ve Allah Teâlâ’nın sonsuz kudretini iliklerimize kadar hissederiz. Bu tablo, mukaddesata uzanan elin nasıl kırıldığını ve söz konusu kutsal değerler olunca fillerin bile kuşlar karşısında nasıl mağlup duruma düştüğünü gösteriyor. İnanıyoruz ki Allah Teâlâ dilerse kuşlar asker, gaga ve pençeleri silah, taşlar ise kurşun olur ve en güçlü ordular bile onlara karşı koyamayıp saman çöpüne döner.
Dinimize, Peygamberimiz’e, camilerimize, kitabımıza ve din kardeşlerimize belki de daha önce hiç olmadığı kadar büyük saldırıların yapıldığı zamanlardan geçiyoruz. Bu saldırılara her şahit olduğumuzda keşke ebâbiller gelse de zamanın Ebrehelerinin tuzaklarını başlarına geçirse diye içimizden geçirmiyor değiliz. Kabe’ye uzanan elin kırıldığını, ateşin Hz. İbrahim’e serin ve selamet olduğunu, Hz. Yunûs’un balığın karnından sapasağlam çıktığını anlatan âyetleri okuyan her mümin, mutlaka geçirir kalbinden bu dileği. Fakat bu dileğimiz yerine gelmediğinde sitem etmeyiz. Çünkü biz müminler o âyetlere iman ettiğimiz gibi şu âyete de iman etdiyoruz:
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlar.” (İbrahim, 13/42)
Kutsal değerlerimize yapılan saldırlardan birisi de geçtiğimiz aylarda meydana geldi. Rasmus Paludan adında İsveç’li bir politikacı Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in bir nüshasını yaktı. Rasmus bu eylemi, kendi devletinin himayesinde gerçekleştirdiği için elimizle ona mani olamadık; ancak Rasmus’u ve onun tasmasını elinde tutan devletini dilimizle kınadık ve bu çirkin fiile kalben buğz ettik. Allah Teâlâ dileseydi ateşe “serin ve selamet ol” diyebilir ve yüce kitabımızın o nüshasını koruyabilir; ebâbiller gönderip onların üzerlerine siccilden taşlar yağdırabilirdi. Ancak O, zalimlerin işini bilmediğimiz bir zamana veya âhirete erteledi. Hüküm O’nundur.
Fil vakasında Abdülmuttalib’in Ebrehe’ye söylediği bir söz vardı: Ben develerin sahibiyim. Kabe’nin sahibi ise Allah’tır. Kabe’yi, sahibi koruyacaktır.” Bu çok ibretlik bir sözdür. Sahibi Allah olan bir kutsalı koruyacak olan yine Allah Teâlâ’dır. Bizler, bir kutsalımıza saldırı yapıldığında elbette hiçbir şey olmamış gibi davranamayız; gerek fiilî gerek kavlî her türlü tepkimizi ortaya koyarız, işlenen çirkin eyleme mani olmaya gayret ederiz. Bununla birlikte Cenab-ı Hakk’ın, zalimlerin işini kıyamete tehir ettiğini de unutmayız.
Hatırımızdan çıkarmamamız gereken şeylerden biri de kafirlerin, Allah’ın nurunu söndürümeyecekleridir. Müminlerin, Kur’ân ve Sünnet’i azı dişleriyle tutar gibi sımsıkı tutmaları, ebâbil olup Kur’ân düşmanlarının kafasına taşlar yağdırmanın başka bir manası değil midir?