İçeriğe geç

Beton İnsana İyi Gelir Mi?

    Turgut Cansever’in üzerinde durduğu konu da son derece önemli. Çünkü insan ne ise yansıması da o oluyor. Tam burada binalara değil de mimara odaklanmak gerektiği ortaya çıkıyor.

    N.C.K: Selamünaleyküm Salih. Nasılsın? Umarım iyisindir. Uzun zamandır düşündüğümüz ama bir türlü harekete geçemediğimiz hasbihal serisi fikrini bu köşede hayata geçireceğiz, inşallah. Kültür, sanat ve edebiyat konularını ele alacağız. Şahsen ben heyecanlıyım.

    Lafı fazla uzatmadan konuya gireyim. Sence de uygunsa ilk olarak “Columbus” filmini konuşalım istiyorum. Örneğiyle pek karşılaşmadığımız ilginç bir festival filmi. Bilirsin, film dendiğinde herkes aynı paydada buluşamıyor. Bu film de birçok kişinin izlemediği türden. Önce kendi yorumumu söyleyeyim. Ben Columbus’u genel olarak sıkıcı buldum. Fakat bazı yönleri başarılı bir yapım olduğunu gösteriyor. Oyunculuklar ve senaryo açısından da vasata yakın diyebilirim. Tabi filmin mesajı bana göre çok net. Bu filmi konuşmak istememin nedeni de bu.

    S.Ö: Aleykümselam. Ben de aynı heyecanı paylaşıyorum. “Columbus” isabetli bir seçim olmuş bence de. Hakikaten nevi şahsına münhasır bir yapım. Bir filmin öznesine eşyaların, binaların konduğunu pek görmeyiz. Ben sıkıcı bulmanı filmde iç ve dış mimariye odaklı didaktik anlatımın baskın oluşuna bağlıyorum. Yönetmen bu sükûneti devam ettirirken bir çözüm üretmiş aslında. Daha filmin başında yere yığılan ihtiyar bir adam görüyoruz. Başrolün bulunduğu durum, “Geleceğin belirsizliği karşısında kaybolmuş hissettiğinde ne yaparsın?” gibi hepimizin başına gelebilecek bir dram. Çünkü bu yolculukta atacağın her adım seni tedirgin eder. Yapacağın tercih, düşündükçe her gün daha mantıksız ve kötü gelir. Tavsiyeler, güvensizliğinin esir aldığı seçenekler üzerinde tepinir durur. Bu klostrofobik ve çok güçlü olan duygu başlı başına filmi çekilebilecek bir şey. Fakat yönetmenin anlatmak istediği başka şeyler de var. Bu da filmin odağını insandan mimariye kaydırıyor. Bir röportajında “Aslında film modern toplum hayatıyla ilgili. Modernite ile beraber sahip olduğumuz bir çok anlamı kaybettik. Din ve diğer anlamlı şeyler tarafından sağlanan birçok şeyle kavga ettik” diyor. Devamında da sanatın dünyayı değiştirebileceğinden, dünyayı daha anlamlı bir yer haline getireceğinden ve şifa olabileceğinden bahsediyor. Açıkçası filmin bir festival filmi olarak ağır ilerleyeceği ön kabulüne sahip olduğumdan mı bilmiyorum, izlerken sıkılmadım. Özellikle güzel manzara sahneleriyle verilen rahatlatma, şifa teması ve başrolün draması beni filmde tutmayı başardı. Filmin genel tavrı ve mesajı hakkında sen ne düşünüyorsun? Merak ettim açıkçası.

    N.C.K: Sanat içerikli olanlar da dâhil genelde bir fayda için film izlerim. Bu yüzden bana dokunması önemlidir. “Columbus” da verdiği mesajdan dolayı bana dokunan bir film oldu. Öncelikle simetri takıntısı olanların büyük beğeniyle izleyeceği bir film diyebilirim. Zengin bir sinematografisi olduğu doğru. Zaten bunun için beslendiği kaynak Ohio’nun başkenti, Columbus şehri. Şehirdeki mimari yapıların hepsi modern binalardan ibaret olmaktan ziyade sanat icrasıyla yapılmış. Bir defa şehir teknolojik açıdan oldukça varlıklı. Haliyle bu da mimari alana doğrudan etki ediyor. Çünkü bu alan teknoloji sayesinde büyük gelişme kaydetti. Mesela bilgisayar yazılımlarının gelişmesi, malzemenin kolay bulunabilmesi ve çeşitli makineler mimarların zor olan hayallerini inşa etmelerine olanak sağlıyor. Bu, hız bakımından da artı bir durum. Neyse, filmden çok kopmayayım. Filmde gözüme en çok çarpan şey karakterlerin bunaldıkları anda estetik bir yapının yanında ya da içinde soluklanmaları oldu. Bu kısımlar, mimarinin insan üzerindeki etkisine vurgu yapıyor. Kendi yatay mimarimize baktığımızda da bunun nedenini çok daha iyi anlayabiliyoruz. İnsanı boğmayan, topraktan uzaklaştırmayan, kendi üzerine kapanmayan bir yönü var mimarimizin. Eski yapılar bu yüzden daha çok insandan yana, komşudan yana. Mesela filmde “Merdiven çıkmak zorunda değilsin, burası davetkâr bir ev” diye bir konuşma geçiyor. Şimdi şehirde böyle bir ev bulabilir miyiz? Sanmam.

    S.Ö: Meselenin tam üstüne bastın. Film başarılıdır, değildir bu konuda ahkâm kesecek değiliz elbet. İcra edilen sanatı değil anlamını yorumlamaya çalışıyoruz. Diyaloglarda geçen bir soru var: “Mimarinin iyileştirici bir gücü var mı?” Müthiş, çarpıcı bir soru. Bu soru beni eski mimarimizi incelemeye teşvik etti. Beton sömürgesi yeni mimarinin iyileştirici bir tarafı olmadığı aşikâr. Mimar Turgut Cansever’in “İslâm Mimarisi Üzerine Düşünceler” makalesine denk geldim. Herkese öneririm. “Sadelik, yumuşaklık, tevazu, çekingenlik ve mahcubiyet, vahşîlik, kısıtlama, nezaket, zevk, umut, dindarlık ve benzeri insanî duygular, tavırlar ve haller sanat eserine “biçim ifadeleri” olarak yansır.” diyor. İslâm mimarisinin en güzel biçimlerinden bazılarını Selçuklu mimarisinde görüyoruz. Kapıya verilen büyük bir dikkat var burada. Selçuklu mimarisinde bulunan taç kapılarda insan, hayvan ve bitki gibi tabiata atıf yapan sembolik süslemeler kullanılıyor. Fakat bu süslemeler oldukları gibi yansıtılmamış. Yaratıcının, mahlûkatı zaten en güzel şekilde yarattığını düşünerek edeben sembolik biçimde resmedilmiş. Kapı kitabelerinde dahi hürmet ifadesi olarak baninin ismi zikredilmeden önce “Allah’ın affına muhtaç aciz kul” gibi sıfatlar eklenmiş. Bu kapıdan sonra geniş avlular ve bahçeler var. Avlu, insanların sosyalleşme, hava alma ve huzur bulma mekânları olarak tasarlanmış. Avlunun ortasında bulunan şadırvanlardan akan su sesleri huzur verirken, bir yandan da avluda kullanılan güzel kokulu bitkiler ile rahatlama ve iyileşme amaçlanmış. Geniş avlularda çeşitli meyve ağaçları, çiçekler ve çim alanlarıyla hem gözde hem histe rahatlama mekânları oluşturulmuş. Tabi o zamanki anlayış yapıları putlaştırmak değil, bu vesileyle Allah’tan şifa bulmak. Bilirsin, halk arasında da bu inanca “ayetten mülhem” matuf bir söz var: Şifa Allah’tandır.

    N.C.K: Evet, daha geriye gidip mimarimizin temelini oluşturan örneklerden bahsettin. Güzel oldu bu. Turgut Cansever’in üzerinde durduğu konu da son derece önemli. Çünkü insan ne ise yansıması da o oluyor. Tam burada binalara değil de mimara odaklanmak gerektiği ortaya çıkıyor. Eskiden binaların estetikliği ya da yapısında bulunan inceliklerin aksine o binada yetişen insanlardan bahsedilmesi de bunu destekliyor zannımca. Buradan da tek bir sonuç çıkıyor. O da eşya ve suretin zıddına sirete ve insana odaklanmak… Zaten İslâm devletlerinin mimari özelliklerine baktığımızda insanı ön planda tuttuklarını açıkça görüyoruz. İnsanı imar eden şeyin güzel ahlâk olduğunu bildiklerinden mimariyi de buna göre şekillendiriyorlar. İyi ve kötünün taşa nasıl etki ettiğini de böylelikle anlayabiliyoruz. Fakat şu an böyle değil tabi. Taban tabana zıt bir fikir görüyoruz binalarda. Çünkü günümüzde mimari çoğu insana göre binadan ibaret. Bunaltıcı, iç karartan ve tek tipleşen günümüz mimarisinin de sorunu belki budur. İnanç ve yaşam biçimlerinin de ürünleştiğini düşünürsek sorunu çözmek mümkün değil gibi, ne dersin?

    S.Ö: İman varsa imkân da var diye düşünüyorum. Mimari ve diğer alanlarda neden tevhid ilkesine uygun eserler üretmeyelim? Neyse, laf lafı açıyor. Bu konuyu da belki başka bir zaman tartışır, konuşuruz. Çok keyifli bir “Kafadar” bölümü oldu. Daha da uzatmayayım. Fi emânillah.

    N.C.K: Haklısın. Biz en iyisi çay içelim. Hadi.