İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Bir Dirhem mi Yüz Bin Dirhem mi?

Bir Dirhem mi Yüz Bin Dirhem mi?

    “Birbirini sevmekte, birbirine acımakta ve birbirini görüp gözetmekte müminler, tek bir vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olunca öteki organların tamamı uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık hisseder. Hasta olan organın ıstırabını daima paylaşırlar.” 

    (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

    “Asrın felaketi” olarak nitelenen Kahramanmaraş merkezli depremlerle fert fert hepimizin ciğeri dağlandı, yalnızca bedenlerimiz değil yüreklerimiz de sarsıldı. Ateş sadece düştüğü yeri değil, hepimizin derununu, sinesini yaktı. Fakat hızlıca kendimize gelip tez elden gayret ipine sarıldık. Canlarımızı kurtarmak, birbirimize el uzatmak için hep birlikte, “Hayır ve iyilik yapmak hususunda birbirinizle yarışınız.” (Bakara, 2/148) ayet-i kerimesi mucibince seferber olduk. Akraba ve dostlarımıza hatta hiç tanımadığımız, görmediğimiz dertlilerin, yaralıların, ihtiyaç sahiplerinin yardıma koşmak için genç, yaşlı her birimiz büyük çaba gösterdik, “ekmeğini bölüşmek” deyiminin millet olarak tezahürünü yaşadık. Ancak içimizden öyleleri vardı ki kendisi ihtiyaç halindeyken yaralara bir nebze olsun merhem olabilmek için büyük fedakarlıklar gösterdi, kendi nefsinden geçip yardıma muhtaçların kapısına koştu, onlara el uzattı ve bizlere yeniden; müslümanların birbirlerini sevmeleri, merhamet etmeleri, görüp-gözetmeleri ve sarıp sarmalarının ne denli mühim olduğunu hatırlattı. Zorluk ve imtihanlar karşısında tasadduk etmenin ne derece önemli olduğunu ortaya koyan o özverili, vefakar, yüce gönüller bizleri şu hadis-i şerifin derin anlamına tekrar yöneltti:    

    Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurdular. Ashab-ı kiram radıyallahu anhum:

    – Bu nasıl olur, ey Allah’ın Rasulü? diye sorduklarında, Efendimiz aleyhissalâtu vesselam şu cevabı verdi:

    “Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yani malının yarısını tasadduk etmiş oldu.) Diğeri (ise hayli zengin biriydi) o da malının yanına varıp malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)

    Tek Bir Vücut Gibi

    Büyük bir gerçek var ki asırlardır bu topraklarda okunan, okutulan köklü eserlerimizin bizlere verdiği nasihatler, aktardığı tecrübeler muamelatımızı yaşatıyor, insanlığımızı, merhametimizi, vicdanımızı terütaze tutuyor. Efendimiz aleyhisssalâtu vesselamın “Birbirini sevmekte, birbirine acımakta ve birbirini görüp gözetmekte müminler, tek bir vücut gibidir. O vücudun bir organı rahatsız olunca öteki organların tamamı uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık hisseder. Hasta olan organın ıstırabını daima paylaşırlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66) hadis-i şeriflerini yüreklerimizde, amellerimizde sıcacık tutuyor.

    Bizlere yol gösteren, kılavuz niteliğindeki eserlerle, köklerimizi, geleneğimizi, kendimizi ayakta tutuyoruz. Zorda kalınca, dara düşünce gece karanlığını yaran ay ışığı gibi rehber buluyoruz onları kendimize. Tam da bu hususta; yardımlaşmak, fedakarlık, cömertlik gibi ferdî ve içtimaî ahlak konularında Bostan ve Gülistan gibi iki şaheserin yazarı Şeyh Sadi Şirazi kuddise sırruhûyu anmak elzem olsa gerektir. Onun yüzyıllar öncesinden bizlere miras bıraktığı şu hikayesi, başımıza gelen bir afet karşısında milletçe yekpare olmamız gerektiğini, digergamlığın ne denli önem arz ettiğini nasihat eder. Diğer yandan da şu içinde yaşadığımız zorlu günler karşısında nasıl bir an geri durmadan birbirimizin yardımına koştuğumuzun, çaresizlik içinde çare olmak gayreti gösterdiğimizin, kendimizden evvel yakınlarımızın, akrabalarımızın, dostlarımızın imdadına koştuğumuzun kodlarını yansıtır bu kıssa. Bostan eserinde meşhur Bağdat yangınından söz açarak şu öğüdü verir nesillere, kuşaklara, muhiplerine, yâranına:

    “İşittim ki bir gece halkın yanık yüreğinden çıkan bir âh ateşi Bağdat’ın yarısını yakıp kül etmiş. O sırada bir kimse:

    – Çok şükür, bu yangın bizim dükkânımıza zarar vermedi, demiş.

    Ulu bir kimse o adama şöyle demiş:

    “Ey idraksiz adam, sen sadece kendini mi düşünürsün! Koca bir şehir yanıp küle dönmüş, sen ise evinin kurtulduğuna seviniyorsun. İnsanların açlıktan karınlarına taş bağladıklarını gören, taş yürekli değilse midesini doldurmaz. Bir fakirin açlıktan kan yuttuğunu gören bir zengin, ağzındaki lokmayı nasıl çiğner? Hastası olan kişi sıhhatlidir, deme. Çünkü o da kederinden hasta gibi kıvranmaktadır. Merhametli yolcular, konak yerine vardıklarında geride kalanlar için uyumazlar…”