İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Deprem ve Tarihî Hafızamız

Deprem ve Tarihî Hafızamız

    6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli ve çevre on ilde yıkıma neden olan, etkisi Türkiye dışında Suriye’de de hissedilen son yüzyılımızın en yıkıcı deprem felaketi hepimizi büyük bir hüzne ve yasa boğdu. Bu büyük felaket yaşadığımız coğrafyanın deprem gerçeğini bizlere bir kez daha acı bir şekilde hatırlattı. 1999 yılında yaşanan Kocaeli depreminden daha yıkıcı ve daha tehlikeli olan Kahramanmaraş depremi hem yer yüzeyine daha yakın hem de şiddet olarak daha güçlüydü. Bu özellikleri de onu daha yıkıcı bir hale getirdi ve daha fazla alanı etkisi altına almasına neden oldu. 10 ilde hissedilmenin ötesinde büyük yıkımlara neden olan depremin verdiği tahribat ise daha öncekilerle kıyas edilemeyecek derecedeydi.

    Ne İlk Ne Son!

    Osmanlı’dan günümüze yaşadığımız deprem felaketleri aslında bize bu gerçekle yaşamayı öğrenmeyi ve ona karşı imkânlar dahilinde hazırlıklı olmayı salık veriyor. Bu açıdan meseleye yaklaştığımız zaman geçmiş felaketler bizim için gereken derslerin çıkarılması gereken, yapılan hataların tekrar edilmemesini öğütleyen tarih dersleridir diyebiliriz. Bu manada tarih ilminin bize sunduğu ihtarları kemal-i ciddiyetle okumazsak coğrafyamızın gerçeği olan sel, heyelan, deprem gibi doğal afetlerden ilerleyen zamanlarda da canımızın yanacağı muhakkaktır.

    Tarihten alınacak dersler, sadece felaketlerin yaşandığı zamanlara dönerek ne olmuş diye incelemek değildir. Yaşanan trajedilerin öncesinde yapılanlar kadar yapılmayanlar da önemlidir. İnsanlar on binlerce yıldır hatıra ve hafıza biriktiriyor. İşte bu hatıra ve hafızamıza dönerek geçmişte yaşanan felaketler sonrasında neler yapıldığını da bilmemiz lazım. Doğal afetlere karşı insanoğlunun yapabileceği şeyler sınırlıdır. Bu tarz felaketler insan gücünün sınırını kat be kat aşar. Bu yönüyle de insana aciz, ölümlü ve birçok noktada ne kadar çaresiz bir varlık olduğunu hatırlatır.

    İstanbul ve Deprem

    1453 yılında İstanbul’u fetheden Osmanlı devleti deprem gerçeği ile ilk olarak 1509 yılında Sultan II. Bayezid döneminde karşılaştı. Bu ilk karşılaşma bugün olduğu gibi o gün de acı bir tablo çıkardı karşımıza. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra meydana gelen ilk iki büyük deprem de Sultan II. Bayezid döneminde oldu. 10 Eylül 1509 senesinde meydana gelen ilk büyük deprem o dönemin tarihçilerinin kayda geçirdikleri tabirle “Kıyamet-i suğra” yani “küçük kıyamet” olarak adlandırıldı. Depremin etkisi ve şiddeti sonrasında Sultan II. Bayezid İstanbul’dan ayrılıp bir süreliğine Edirne’ye gitmişti. Gece yarısı meydana gelen sarsıntıda şehir sakinleri daha ne olduğunu anlamadan İstanbul harap hale gelmişti.

    Bugün yapılan değerlendirmelere baktığımız zaman 1509 depreminin miladi bin yılından sonra o ân’a kadar Doğu Akdeniz’de olmuş en büyük deprem olarak değerlendirildiğini görüyoruz. Deprem sadece İstanbul ile sınırlı kalmamış Edirne’den başlayarak Bolu hattına kadar hissedilmiş ancak İstanbul’da neredeyse her on kişiden birinin vefatına ya da yaralanmasına neden olmuştu. Bu acı tecrübe ile şehirdeki camilerden 110’a yakınının yıkıldığını, neredeyse tamamının minaresinin tahrip olduğunu biliyoruz. Tarihî kayıtlara göre 1000’den fazla ev yıkılmış, bin yıldan fazladır ayakta duran İstanbul surlarının bir kısmı zarar görmüş, burçlardan ise tahminen 50 kadarı da yıkılmış ya da hasar almıştı. Bu rakamlar sadece istatistikî bilgiler olduğu için verilmiyor. Karşılaşılan afetin büyüklüğü buna karşı afeti yaşayan insanların bu doğal afet karşısındaki o anlık çaresizliğini de gözler önüne seriyor. Her şeye rağmen bizler biliyoruz ki insan, eşref-i mahlukattır ve yeryüzünde her duruma her ortama uyum sağlamada en çabuk refleksi gösteren varlıktır. Böyle büyük yıkımları yaşamamıza rağmen İstanbul’dan Edirne’ye, Edirne’den Bolu’ya kadar tüm halk ve devlet idarecileri yine ayağa kalkmış ve gelecek yıllarda olası bir afette ne gibi tedbirler alacaklarını düşünmüşler, çareler aramışlar ve çözümler üretmişlerdir. İşte bizim tarihten çıkaracağımız derste tam olarak burada başlıyor.

    Bugün Kahramanmaraş merkezli meydana gelen bu sıra dışı afet ile sarsılan Türkiye hem halk hem de devlet olarak dayanışmanın, kardeşlik hukukunun en güzel örneklerini sergilerken aynı tavrı tarihimizin güzel sayfalarında da görmemiz tesadüf değildir. Tüm ülke doğudan batıya, kuzeyden güneye yekvücut bir halde bu afetin yaralarını sarmaya çalışıyor. İmkânı olanlar deprem bölgesinde her türlü yardım ve kurtarma çalışmasına katılırken bölgeye gidemeyenler de yardım kampanyaları düzenleyerek, bu kampanyalara katılarak birlik ve beraberlik mesajı veriyor. Siyasetin ayrıştırdığı, kardeşlik ve inancın birleştirdiği bir ortamda karşılaştığımız bu manzara tüm ülke insanını gözyaşlarına boğdu. Bazen göçük altından çıkarılan insanımız için mutluluktan ağlayıp tekbir getirdik, salavat okuduk bazen de hayatını kaybeden insanımız için hüzünlenerek dualarla gözyaşı döktük. Neticede bir olmak, diri olmak, dirlik olmak bunu gerektiriyordu.   

    Geçmişe Bakıp Geleceği Görmek

    1509 depreminde Ayasofya Camii’nin fetihten sonra yapılan minaresi yıkılmış, Sultan II. Bayezid’in Topkapı Sarayı’nda bulunan yatak odası çökmüştü. Yıkılan koca şehrin yeniden imarı için ülke genelinde seferberlik ilan edilmiş ve Anadolu’dan, Rumeli’nden 70 bine yakın usta ve işçi İstanbul’a getirilmişti. Mart sonunda başlanan imar çalışmaları üç ay gibi kısa bir sürede nihayete ermiş ve şehir adeta haziran ayına kadar yeniden inşa edilmişti. Ancak kısa bir zaman sonra İstanbul tekrar depremlere sahne oldu ve 10 Temmuz’da yine bu acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Bu kez deprem çok yıkıcı olmamıştı. Fakat 10 Mayıs 1566 yılında yaşanan deprem yıkıcıydı ve geçmişi hatırlatıyordu. Fatih Camii, bu depremde yine zarar gördü, Ayasofya Camii’nde ve şehrin surlarında hasarlar oluştu. 28 Haziran 1648, 1653, 1654 ve 1659 yıllarında da depremler oldu. 1663 Kasım ayında fırtına ile birleşen deprem şehre büyük zarar verdi. 1688, 1689, 1690’da da yine depremler yaşandı. 18’inci yüzyılda da ona yakın deprem olduğunu biliyoruz. Tüm bu veriler bize bu gerçekle yaşamamızı ve tedbirli olmamızı öğretiyor.

    Dün Neler Yapıldı? 

    Fay hattı üzerinde bulunan İstanbul, depremleri yaşayan bir şehir olarak binlerce yıldır karşımızda duruyor. Osmanlı devleti, deprem gerçeği ile karşılaştıktan sonra o günün koşulları içinde önlerinde beliren bu soruna birtakım çözümler üretmişti. Sultan II. Bayezid, depremlere karşı önlem almak için şehrin muhtelif yerlerine iki binden fazla kuyu açtırdı. Bu kuyularla yer altında biriken gazın yerin üstüne çıkması amaçlanıyordu. Bunun dışında deprem gerçeği nedeniyle şehrin imarında ahşap ev yapımı hız kazanmıştı. Yani Osmanlı’daki ahşap ev yapımının ana nedeni şehrin deprem bölgesi olması nedeniyle zorunlu bir tercihti. Bunun yanında şehrin çok fazla rutubetli olması da yine fay hattı üzerinde yer alması gibi ev imarında insanları ahşaba yönlendiren diğer bir etmendi.

    Bugün için sadece gelenekle, geçmişe bağlılıkla izah edilen ahşap, kagir ev yapımı aslında nostalji duygusuyla izah edilemez. Tarihi bu kadar sığ okuyanlar, şehrin ve coğrafyanın gerçeğinden uzak oldukları için bu can alıcı hataya düşüyorlar. Osmanlı’da ilk görülen ev tiplerinin örneği olan Kastamonu evleri ahşap değil taş malzeme ile inşa edilmişti. Kastamonu’da ahşap kadar taş kullanımı olduğunu biliyoruz. Ancak söz konusu İstanbul olunca taş ev inşası düşünülmemiş ve gerekli tedbir alınarak ahşap tercih edilmişti.

    Acılarımızdan Ders Almak  

    Geçmiş mazi olduğu için ya da nostalji sevgisinden dolayı hatırlanmaz. Hatalardan dersler çıkarmak, iyi ve doğru yapılanları unutmamak ve devam ettirmek için gözlerimizi geçmişe yani maziye çeviririz. Ancak gözlerimizi, duygularımızı ve aklımızı oraya sabitlemeyiz. Dün ile irtibatı olmayan bir insanın ya da zihnin yarını kuramayacağı, geleceği inşa edemeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle geçmişe bakmak ve geleceğimizi yeniden ve daha güzel inşa etmekle yükümlüyüz.

    Osmanlı’dan bugüne yaşadığımız deprem felaketlerinde atalarımızın bu topraklardan vazgeçmediğini ve ellerindeki ilmî imkanları kullanarak zorluklarla mücadele ettiklerini görüyoruz. Bunun yanında doğal afetler sonucunda ortaya çıkan dramlara karşı vakıflar kuran, mazlumun, garibin her an yanında olan medeniyetimizin bu güzel uygulamalarını bugün de devam ettiriyor olmamız bizim en güçlü yanımızdır. O nedenle korkmamız gereken şey depremler ya da diğer doğal afetler değildir. Bunlara elbette aklımız, ilmimiz ve sahip olduğumuz teknoloji ölçüsünde çözümler üreteceğiz. Ancak bu arada bizler yine “biz” olarak kalmaya çalışmalıyız. Kökü mazide olan bir ati olma büyüklüğümüzü yitirmemeli, kadim değerlerimizi ve medeniyetimizin güzelliklerini, vakıf hafızamızı korumalı ve yaşatmalıyız. Çünkü bizler biliyoruz ki insan, kalbi durunca değil var olma nedenini ve hafızasını unutunca ölür. Allah Teâlâ depremde vefat eden kardeşlerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ihsan eylesin.