İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Dil ve Edebiyat Nedir?

Dil ve Edebiyat Nedir?

    Günümüzde yazılan çok değerli eserlerin varlığını ayrıca zikretmeye gerek yok belki ancak buna rağmen kötü örnekler de oldukça fazla. Diğer yandan bir realite de var ki bu su-i misalleri yalnızca kuru eleştirilerle geçiştirmek, sorunların çözüm yollarını araştırmamak, değerlendirmemek bizleri hüsn-i hatimeye ulaştırmayacaktır.

    Çağımızda bilgiye hızlı ulaşabilmekle birçok alanda ilerleme yaşandığı gibi sosyal bilimlerde de oldukça ciddi mesafeler kat edildiği gerçek. Fakat tez elden kazanılan, öğrenilen bilginin temelde bir takım problemleri de getirdiği malum. Bilhassa son zamanlarda dil sahasında ortaya konan çalışmalarda edebiyat ve edebiyat tarihi alanında türlü kapılar aralandığı hakikat olsa da geçmişte kaleme alınan eserlerdeki titizliklerle karşılaştırıldığında maalesef bu manada ciddi zafiyetler olduğu aşikar. Yazmak hırsının okumak ve öğrenmek fikrinin önüne geçtiği günümüzde en çok yara alan dallardan biri dil ve edebiyat sahası. Oysa dil ve edebiyata sahip çıkmak, bir milletin tarihini bilmesi, geleceğini kurması, hars ve ümranını koruması demektir.

    Niceliği, salt bilgiyi kutsayıp mana ve keyfiyeti bir kenara bırakarak dil ve edebiyat gelişiminden bahsetmek mümkün değildir. Dil ve edebiyatın bir toplumun temel unsurlarından olduğunu, onun zedelenmesiyle milletin de rencide olacağını idrak etmek her ferdin vazifesidir. Dili doğru tanımanın beraberinde kültüre katkı sunmak noktasında samimiyet ve gayreti de getireceği, bu alanda yapılan ve yapılacak çalışmalara daha derin ve hisli anlamlar yüklenmesi gerektiği bilincini aşılayacağı hakikat. Bu gerçeği Nihat Sâmi Banarlı Türkçenin Sırları’nda şöyle beyan eder:

    “(…) bir dili layıkıyla öğrenebilmek için, o dili bütün dil, kültür, sanat ve tarih değerleriyle yakından tanıyıp sevmek lazımdır. O dilin hâline olduğu kadar, mazisine de hürmet etmek lazımdır. O dilin, vücuda geldiği ‘ortak medeniyetler’ içindeki yerini ve değerini; bilhassa bu medeniyetler içindeki millî hamlelerini bilmek, anlamak ve sevmek lazımdır.”

    Fiiller ve Mefuller…

    Son yıllarda edebiyat alanında yapılan çalışmaların bir bölümünü tashihsiz, nakıs bilgili, hızlı titr almak çabasıyla çalakalem işler oluşturuyor. Böyle olunca da ne acıdır ki ortaya onaylanmış ve mükerrer hatalar silsileleri çıkıyor. Öyle ki kurulan cümlelerin öznesi, nesnesi, filli birbirini tutmuyor, konuya hakim olmadan kurulan iddialı tümceler görmezden geliniyor, imla yanlışları hatadan sayılmıyor bile. Dahası bunlar sanal ortamda hızla ulaşılabilen dokümanlar halinde pek çok makalede, eserde, edebi yazıda referans olarak yer ediniyor. Özellikle Arapça hurufatlı yazılar içerisinde ciddi eksiklerin olduğu da ortada. Bazı metinlerde Arapça ve Farsça kelimelerin yanlış okumaları, hakikat ve mecaz bilgisindeki eksikler, sözcüklere hatalı anlamlar verilmesi, terkiplerin atlanması gibi ciddi problemler var. Tercüme çalışmalarında dönem, şahıs, mekan bilgisi önemsenmiyor, hedefe hızlı varmak adına detaylar atlanıyor, sözlüklere bakılmıyor. Oysa tüm bunlar ferdî kusurların dışında geçmişle bugünün arasında ciddi mesafeler oluşturuyor; tarihimizle, gerçeğimizle, sanatımızla, ahengimizle aramıza kalın çizgiler çekiyor. Türk edebiyatında eleştiri denince ilk akla gelen eserlerden olan Destursuz Bağa Girenler’de Orhan Şaik Gökyay şöyle diyor:

    “Hangi çağdan olursa olsun bir kitabı bugünün diline getirmek göründüğü denli kolay değildir, eğer yapacağımız işi yalnızca birkaç yabancı sözcüğün karşılığını bulup koymaktan öteye gitmeyen bir iş saymıyorsak… Varılmak istenen amaç ise hiç de bu değildir. Sadeleştirme ya da bugünkü dile aktarma adı altında girişilen çalışmalardan beklediğimiz, o yazarı, edebiyatımızda tuttuğu yeri sarsmadan yaşamak ise ilk adımda kolay sandığımız işin ne denli güç olduğunu anlamakta gecikmeyiz.”

    Mazimizdeki şair ve yazarların entelektüellik seviyelerine bakınca bugün öğrenecek, tecrübe edinecek pek çok konunun varlığı açıkça görülecektir. Önceki dönem edebiyatçılar, edebi bir şahsiyetin hangi özellikleri haiz olması gerektiğini yansıtan değerli mihenk taşları olarak tarihimizde parlıyorlar. Her biri iyi eğitim almış, yazdığını, söylediğini, okuduğunu bilen bu zevatın biyografileriyle ve eserleriyle irşat edilmeye muhtacız. 15. yüzyılda yaşamış hekim, mutasavvıf ve şair Şeyhî’nin kaleme aldığı eserleri hâlâ tazeliğini koruyor mesela. Yine aynı yüzyılda yaşamış Yazıcızâde kardeşlerin tarihi, edebi ve tasavvufi metinleri günümüze ışık tutuyor. 17. yüzyılda yaşamış, Mem u Zin gibi usta bir şiiri kaleme almış Ahmed-i Hânî rahimehullahın dört dilde kaleme adlığı murabbaları dillere pelesenk. 18. yüzyılın meşhur söz ustalarından Sümbülzade Vehbi’nin manzum kaleme aldığı Farsça-Türkçe sözlüğü alanında adeta bir başyapıt. 19. yüzyılın Nakşibendi şeyhi Halid-i Bağdadî kuddise sirruhunun yazdığı üç dildeki divanı tekrar tekrar okunası. 20. yüzyılın meşhur mütefekkirlerinden, mâk-ı Hayâl’in yazarı Filibeli Ahmet Hilmi’nin kitapları edebiyata konu olmaya devam ederken, aynı yüzyılda yaşamış ilim erbabı, edebiyat tarihçisi, yazar ve şair Tahirü’l-Mevlevî’nin kaleme aldığı Mesnevi Şerhi ve Edebiyat Lugatı oldukça mühim. Bundan yaklaşık 30 yıl evvel vefat eden âlim Seyyid Ömer Nasuhi Bilmen rahimehullahın Arapça ve Farsçanın dışında iyi derecede Fransızca bilmesi, İki Aşk Çiçeği adlı romanı kaleme alması yazar ve edebiyat kavramlarını anlamak yolunda kritik. Daha nice sabık yazar ve şair bu manada bizler için örnek modeldir. Yakın tarihimizde Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi misaller edebiyat nedir, ne için yapılırın cevabı niteliğindedir. Yine edebiyatı ilimle, amelle, fikirle kuran Fuat Sezgin, Oktay Sinanoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Sedat Umran, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Ali Emîrî Efendi gibi şahsiyetler ortaya koydukları çalışmalar ile meselenin ne denli titiz ve özveri gerektiren bir konu olduğunu beyan ederler.

    Sadece Konuşmakla Değil

    Tüm bu gerçekler ışığında özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde dil ve edebiyata yönelik çalışmaları okuyup değerlendirmeli, bugün neleri eksik yaptığımızın farkına varmalıyız. Edebiyatın ilimden, tarihten, sosyolojiden, psikolojiden ayrı olmadığını görüp ciddiyetle ve samimi biçimde eserler ortaya koymak gayretinde olmalıyız.

    Günümüzde yazılan çok değerli eserlerin varlığını ayrıca zikretmeye gerek yok belki ancak buna rağmen kötü örnekler de oldukça fazla. Diğer yandan bir realite de var ki bu su-i misalleri yalnızca kuru eleştirilerle geçiştirmek, sorunların çözüm yollarını araştırmamak, değerlendirmemek bizleri hüsn-i hatimeye ulaştırmayacaktır. Cemil Meriç Kültürden İrfana isimli güzide kitabında bu hakikate şöyle işaret eder:

    “Bizden öncekiler, dil konusunda ne gibi şeyler tavsiye ettiler, bu tavsiyeleri neden tutulmadı, bugün göz önünde bulundurulabilir mi? Bir İsmail Habib’in ortaya attığı dava hatırlanmadan, ele alınmadan, delilleri çürütülmeden veya kuvvetlendirilmeden konuya eğilmek çok hatalıdır. Konuşmak, düşünmek, hal çareleri aramak, ancak belli bir zemin üzerinde meseleler tespit edildikten sonra mümkündür. Havadan konuşmak olmaz. Ne söylüyorsunuz, neye tarafsınız, neye itiraz ediyorsunuz, bunları yazılı metinler halinde tespit edelim, üzerinde tekrar düşünebilelim, tekrar tartışabilelim. Yoksa sadece konuşmak havada kalıyor, hiç bir yere de götürmüyor insanı.”