O gün öfkeyle uyanmıştım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Şehrin karanlık yerlerine gitmek istedim. Böyle söylüyorduk. Kağıt toplayanların barakaları, çöp dağları, derme çatma gecekondular ve kurumuş bir dere. Şehrin karanlığı. Yataktan kalktım. Ağzımda paslı demir tadı. Giyindim. Hızlı olma isteğimin aksine ağır çekimde hazırlanıp çıktım evden. Yürümeye başladım. Yürüdükçe binalar geride kaldı. Kalabalık ve gürültü geride kaldı yürüdükçe. Yalnız o koku. Sıcağın keskinleştirdiği lağım kokusu.
Derken karanlığı gördüm. Ne zaman burayı görsem yolun sonuna geldiğimi hissederim. Kendime baktım. Yine aynı his. Yolun sonu. Sanki biraz daha yürüsem, barakaların gerisindeki çöp dağının üzerine çıksam sözgelimi. Sonrası boşluk. Bir adım daha atsam o yığının üzerinden, boşlukta sallanacağım. Adım silinecek sonsuza dek. Hiç hatırlanmayacak. Hiç olmamışçasına gideceğim. Belki de buna tutunduğum için. Varlığımı bu boşluğa bağladığım için. Öfkeyle uyandığım her sabah adımlarım buraya getiriyordur beni.
Barakaların sağında bir çuval yığını gördüm. Etrafında birkaç sokak köpeği dolanıp duruyordu. Oraya çevirdim adımlarımı. Güneş tam tepeye gelmişti. Kendimi çuvalların üzerine bıraktım. Konuşacak birini aradım. Kimse yok. Bu saatte kimse olmaz burada. Hepsi şehrin sokaklarına dağılmıştır. Arkalarında iki tekerlekli devasa el arabaları. Kartonlarda ve şişelerde gözleri. Günlerini kurtarma derdinde her biri. Ben? Ben kendimle yapmaktan korktuğum bir konuşmadan kaçmak için, onların ilk fırsatta kaçmaya can attıkları bu izbe yere sığınıyorum yine. Kafamın üzerinde iki karga dönmeye başladı. Düşüncelerimden sıyrıldım. Geldiğimi görünce uzaklaşan köpekler bir metre yakınımda etrafı koklamaya başladı. Biriyle konuşmak istiyorum. Kendimle konuşmaktan yoruldum.
Kirden rengini anlayamadığım bir köpeğe çevirdim bakışlarımı. Dikkatle izlemeye başladım. Diğerlerinin gerisinde etrafı kokluyordu o da. Ama temkinli. Yeni gelmişti buraya belki de. Bakışlarım üzerinde beklerken kafasını kaldırdı birden. Hırıldadı. Dişlerini gördüm. İçimde heyecana yahut korkuya dair hiçbir duygu belirmedi. Gelip beni parçalasa? Mutlu olacaktım sanki. Onu yanıma çekmek için seslenmeye başladım. Diğerleri oralı olmayıp uzaklaştılar. Fakat bu yeni köpek yarım metre kadar yakınıma gelip ayaklarımın önüne uzandı. Ön ayaklarına başını dayayıp beni izlemeye başladı. Öfkem geçmişti çoktan. Sıkıntı. Yalnız bir sıkıntı vardı üzerimde. Patlamak üzereydim. Bununla birlikte dokunsalar ağlayacak dedikleri o hal. Ne yaman çelişki!
Yanıma Almadığım Her Şey Sırtımda
“Sen de mi yalnızsın benim gibi?” diye sordum. Cevap vermesini bekler gibi baktım gözlerine. Sorumu cevapsız bırakmasına şaşırdım hatta. Öyle inanmıştım ki benimle konuşacağına. Bir müddet sustuktan sonra, aramızdaki garip sessizliğe aldırmadan devam ettim konuşmaya: “Belki de iyi bir dinleyicisindir.” Garip bir ses çıkardı köpek. Yumuşak bir hırıltı gibi. “Evet” der gibi. Islak gözleri bakışlarımda, “Anlat, seni anlıyorum” der gibi. Ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra değil. Sessiz ve hızlı bir ağlamak. “Sana” dedim, “Bir şey anlatmak istiyorum. Kendimden söz açmak istiyorum sana. Ne zaman kendimi birine anlatmaya kalksam, ortalık darmadağın oluyor. Gizler, sırlar, teneke kutular, pullar, mektuplar, eskiler, yeniler, anılar, bulunanlar ve kayıplar. Ne zaman kendimden söz açmak istesem gözlerime dayanan bir çift sivri şişle karşılaşıyorum. Geriye çevirsem bakışlarımı, hatta kırpsam göz kapaklarımı kör olacağım. ‘Önüne bak’ diyor bütün dudaklar. ‘Eskiyi boşver. Eline bir valiz al ve asla geriye dönmeden yürü’ demek gibi bu. Yapamam. Yanıma almadığım her şey sırtımda. Yapamam.”
Köpek ayaklarımın dibine sokuluyor iyice. Elimi başında dolaştırıyorum. “Sana kendimden söz açmak istiyorum” diyorum tekrar. “Ben baştan aşağı bir yenilgi. Yaşamayı beceremedim. Gülmeyi de beceremedim, ağlamayı da. Ben çocukluğumda takılı kaldım belki de. Bir elma ağacının dalında, yerden yüksekteki bir taşın üzerinde, tam doksana atılmış bir golün kale filesinde. Olmuyor. Yapamıyorum.” Elimin tersiyle gözlerimi siliyorum. “Sen ne arıyorsun burada?” diyorum yeni arkadaşıma. Tek arkadaşıma. “Sahibinden mi kaçtın? Öyleyse uzağa gitsen de fark etmez. Nereye gidersen git seninle gelecek. Nereden mi biliyorum? Peşimdeki gölgelerden.”
Köpek ayağa kalkıyor. Ben de kalkıyorum. Barakaların ardındaki çöp yığınlarına doğru gidiyor. Gidiyoruz. Nihayet dünyanın sonunu göreceğimi düşünüyorum. Bata çıka; kokulara, yapış yapış artıklara aldırmadan tırmanıyorum peşi sıra. En tepeye geldiğimde bir boşluk görmeyi umuyorum. Yukarı çıktığımızda karşıya bakıyorum şaşkınlıkla. “Dünya yuvarlaktır” diyen coğrafya hocam geliyor aklıma. Çocukluğum. Tam da bitti derken yeniden mi başlıyor her şey? Karşımda az önce geride bıraktığım koca şehrin silüeti. Dönüp dolaşıp aynı yere varıyorum.
