İslâm tarihi boyunca Antakya müslümanlarının ve bölge halkının kalbi konumunda olan bu yer, müminlerin Kur’an ve mevlidler okuyup dualar ettiği, Rablerine yöneldiği, Habib-i Neccar hürmetine Mevlâ’dan istediği manevi bir merkez olmuştur. Günümüzde Habib-i Neccar Camii olarak hizmet veren yapı, tarihin tekerrür etmesiyle son yaşanan depremle yıkıldı.
Anadolunun dört bir yanı camilerle, mektep ve medreselerle döşeli olduğu gibi tekkeler ve zaviyelerle de bezelidir. Müslümanların manevi ihtiyaçlarına hizmet eden bu yapılar bazen hiç düşünmediğimiz bir yapının müştemilatında da olur. Biz bugün tasavvuf tarihi çalışmalarına dayanarak kadim cami, medrese ve türbelerin yakınlarında büyük tekke veya küçük zaviye ve hangahlar olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz. Anadoludaki en eski türbelerden olan Hatay’daki Habib-i Neccar türbesi yakınında da asırlarca bir zaviye müminlere hizmet etmiştir.
Habib-i Neccar rahmetullahi aleyh
Yasin suresinin ikinci sayfası “onlara şehir halkını misal ver” mealindeki ayet-i kerimeyle başlar. Sayfanın sonuna kadar bir kıssa anlatılır. Bu kıssada bir şehre Allah Teâlâ’ya çağıran iki elçi gelir. Belde halkı elçilere inanmayıp onları yalancılıkla itham eder. Bunun üzerine Allah Teâlâ bir elçi daha gönderir. Belde halkı diğerlerine olduğu gibi yeni gelen elçiye de aynı sert muameleyi yapar. Elçiler yaşadıkları zorluğa rağmen vazifelerini yapmaktan vazgeçmezler. Buna öfkelen belde halkı elçiler yüzünden üzerlerine uğursuzluk geldiğini söyleyip davet ve tebliğden vazgeçirmeye çalışırlar. İşkence yapmakla ve taşlayıp öldürmekle tehdit ederler. Elçiler tehdite aldırış etmeden emrolundukları vazifelerini hilim ve sabırla yapmaya devam ederler. Bununla birlikte Allah’ın elçilerini tehdit ederek haddi iyice aştıklarını söylerler. Belde halkının taşkınlıkları devam eder. Bu tartışma ve kargaşa ortamına şehrin öbür ucundan bir adam koşarak gelir ve elçilere yardım eder. Onların yolunun hak olduğunu söyler. Belde halkına kendilerinden hiçbir ücret istemeyen bu kimselere itaat etmelerini salık verir. İmanını ve tevhidi açık bir şekilde haykırır. Zaten elçilere bilenmiş ve kan dökmeye meyyal olan kavminin öfkesini üzerine çeker. Oracıkta vahşi bir şekilde şehit edilir. Ayet-i kerimede ona “cennete gir” dendiği bildirilir. Cennetin güzelliği ve ihtişamı karşısında şaşıran ve çok sevinen bu kimse “Keşke kavmim rabbimin beni bağışladığını ve en güzel biçimde ağırlananlardan kıldığını bilseydi” de isyan etmeselerdi demekten kendini alıkoyamaz. Müfessirlere göre bu kıssada anlatılan şehir Antakya’dır. Kıssada geçen kişinin adı Habib, mesleği ise neccarlık yani marangozluktur. İmanı ve din gayreti Kuran’da övülen Habib-i Neccar’ın türbesine müslümanlar, özellikle de bölge halkı büyük önem vermiştir.
Habib-i Neccar Külliyesi
İslâm orduları henüz Hz. Ömer döneminde Antakya’yı kuşatmıştır. Cennetle müjdelenen sahabilerden Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasındaki ordu 638 senesinde şehri teslim almıştır. Sınır şehri olduğundan Emevi ve Abbasi dönemlerinde müslüman ahali ve askerlerle tahkim edilmiştir. Habib-i Neccar Camii’nin henüz İslâm’ın ilk asırlarında yapıldığı kabul edilir. Buna göre bugünkü Türkiye sınırları içinde yapılan ilk cami Habib-i Neccar Camii’dir. Müslümanlar Kur’an’da kıssası anlatılan Habib-i Neccar’ın kabriyle de ilgilenmişler ve yanına bir zaviye inşa etmişlerdir. Nitekim Abbasiler döneminden itibaren müstakil zaviyeler yapılmaya başlanmıştır.
Bir dönem hıristiyanların eline geçen Antakya, 1200’lerin ikinci yarısında Haçlıların Antakya Kontluğu yıkılarak tekrar müslüman Memlüklerin eline geçmiştir. Külliyenin hıristiyanlar elindeyken zarar gördüğü ve Memlük hakimiyetinde yeniden ihya edildiği tahmin edilmektedir. Bu ihyada yapının, cami, medrese, şadırvan, zaviye ve türbeyle bir külliye halini almış olması muhtemeldir. 1300’lü yıllarda Antakyaya gelen İbn Battuta türbe ve zaviyeden bahseder. Halep’ten Şam’a yolculuk yaparken Antakya’ya uğrayan seyyah şöyle der: “Burası çok büyük ve kadim bir şehir. Etrafındaki sağlam surlar Şam şehirlerinden hiçbirinde yok. Melik Zahir Baybars, bu şehri fethettikten sonra surlarını tamamen tahrip etmiş. Antakya’nın ahalisi kalabalık. Binaları çok güzel, her yandan su kaynıyor ve her yer yeşillik. Şehrin dışından Asi Nehri geçiyor. Şehirde Habib Neccar’ın kabri var. Allah ondan razı olsun. Yanı başındaki tekkede gelip geçen yolculara ve gariplere yemek ikram edilir.”
Tekkenin şeyhiyle ve oğluyla da görüşen İbn Battuta şöyle der: “Bu tekkenin üstadı Muhammed bin Ali isimli bir zat. Yaşı yüzü aşkın ama gücü kuvveti yerinde. Bir keresinde onu ziyaret ettim. Bahçedeydi. Topladığı odun yığınını şehirde bulunan evine götürmek için sırtına yüklendi! Oğlu ise 80 yaşında beli bükülmüş, yerinden bile kalkamıyor. Bu ikisini gören; baba kim, oğul kim anlayamaz. Hatta babaya oğul, oğula baba der belki.”
Tarihe düşülen bu notlar Osmanlı öncesinde Hatay’da Habib-i Neccar türbe yapısının var olduğunu ve zaviyesinin faaliyet gösterdiğini, her sahih tekke gibi başında sorumlu bir şeyh bulunduğunu gösteren kıymetli bilgilerdir.
Depremle Yıkılan Külliye
Bir diğer müslüman seyyah Evliya Çelebi de İbn Battuta’dan üç asır sonra Antakya’ya gelmiş, benzer bir sahneyi Seyahatname’sinde anlatmıştır. Evliya Çelebi tekkenin dervişlerle dolup taştığını, dağ yamacında da aynı isimle bir tekke daha olduğunu, ayrıca türbenin hıristiyanlar tarafından da ziyaret edildiğini kaydeder.
1800’lerde gerçekleşen bir depremde yıkılan külliye Sultan Abdülmecid döneminde yeniden ihya edilmiştir. İslâm tarihi boyunca Antakya müslümanlarının ve bölge halkının kalbi konumunda olan bu yer, müminlerin Kur’an ve mevlidler okuyup dualar ettiği, Rablerine yöneldiği, Habib-i Neccar hürmetine Mevlâ’dan istediği manevi bir merkez olmuştur. Günümüzde Habib-i Neccar Camii olarak hizmet veren yapı, tarihin tekerrür etmesiyle son yaşanan depremle yıkıldı. Bizden önce gelenlerin depremde yıkılmış Antakya’yı ve Habib-i Neccar Külliyesini yeniden ayağa kaldırdıkları gibi inşallah bugün bizler de birlik ve beraberlik şuuruyla, Antakya’yı ve oradaki on dört asırlık varlığımızın belgesi Habib-i Neccar Külliyesini yeniden ayağa kaldıracağız.