Ben göğe çıktım. Çıktığımı da bilmedim üstelik. Sanki kürek kemiklerimin arasında, hep oradaymış da belirmek için, varlığından beni haberdar etmek için doğru anı bekliyormuş kanatlarım. İlkin bir yanma hissettim sırtımda. Ardından uç vermiş bir sivilce gibi patladı. Aynaya baktım, aynıydım. Kendime baktım. İnsan kendine bakmayı öğrendiğinde düşmesi de kalkması da anlamlı oluyormuş, anladım.
Bir su kenarındaydım düşümde. Belki de düş değildi. Yaşamak zaten koskoca bir düş. Bu sebeple düşlerim ve gerçeklerim karıştı birbirine. Su tam da suyun olması gerektiği gibiydi. Akıyordu. El değmemiş, bakir ve berrak. Bir elma ağacının gölgesine uzandım. Dalların arasından sağıma soluma düşen ışık hüzmelerini izledim bir müddet. Sonra gökyüzüne baktım yeşillerin aralığından. Bulutlar bulut gibiydi, ağaçlar ağaç gibi. “Ben neyim?” diye sordum kendime. Bütün benliğimi kuşatan bu soru nicedir içimden fısıldıyordu ya, ilk defa sesli sordum. Sorunca bir derviş gördüm suyun kenarında.
Onu görünce irkildim. Sessiz ve soluksuz, aniden önümde belirmiş gibi geldi. Oysa canlı kanlı bir insandı. “Merhaba” dedi. Sırtında bir kepenek vardı. “Sürüm şurada” diye belirsiz bir yeri işaret etti. Demek çobandı. Ama yine de derviş demek geldi içimden ona. “Hoşgeldin derviş, gel otur” dedim. Düzeltmedi beni. Çobanım, demedi. Dervişliği kabul etmekten çok, bendeki sıfatını değiştiremeyeceğini bilmesindendi bu hali. Hoşgörülü bir gülümseme vardı yüzünde. İnsan ona baktığında her sırrını rahatlıkla fark edebileceğini hissediyordu. Bu adam daha kalkmadan bütün o söylenilenleri unutur. Unutmasa da kendine unutması gerektiğini hatırlatır durmadan, dedim. İçimden.
Sırtımı elma ağacına dayadım. O da karşımda bağdaş kurdu. Ben onun ardından suya bakıyordum. Baktıkça derviş ya da çoban yahut her ikisi berraklaşıyor, yok oluyor, su oluyor orada olmasına rağmen yok oluyordu. Sonra hiç susmadan anlatmaya başladım. İnsanları, eşyaları, içimi, içimin odalarını, gizlerimi. Öyle bir hale geldim ki onunla konuşurken kendi sözlerimi ben de ilk kez duyuyor, bazen duyduklarımın dehşetinden irkiliyor, susmak istedikçe daha çok konuşuyordum. Susmasız. Halbuki o benim gibi dehşete düşmüyor, beni yargılamıyor, söylediklerime şaşırmıyor; yalnız dinleme makamında, burada bulunmasının yegane amacı sözlerime kulak olmakmışçasına bir çift kulağa dönüşüyor, sonra yine saydamlaşıyor, yok oluyor suya karışıp akıyordu.
Güneş tepemizden çekilmeye başlamış, gün dönmüştü çoktan. Nihayet derin bir nefes bıraktım. “İşte böyle derviş” dedim. Ben bütün bu olmamışlıklarla, hayatta her şey olmaya çalışıp daima yarım kalmakla, tuttuğum her işi elime yüzüme bulaştırmakla şimdi şu suyun kenarında, koca bir yenilgi ve yanılgı olarak ömrümde ilk kez, en çok ne olamadığımı soruyorum kendime. Baba mı, evlat mı, eş mi, işçi mi, arkadaş mı? Her birini teraziye koyuyor, hiç birinin diğerinden daha hafif gelmediğini gördükçe soluğumu boğazıma tıkayıp koca bir olmamışlık içinde geçirdiğim ömrüme ah ediyorum. Halbuki çok çabaladım. Söylesene bu dünyada yarım mı kalır bütün işler derviş?
Konuşmuyordu. Uzun uzun baktı gözlerime. “En çok hangisine uğraştın?” dedi nihayet. Nedense huzursuz oldum bu soruyla. Kıpırdandım. Terden sırtıma yapışmış gömleğim hava aldı bu kıpırdanmayla. Ağaçla sırtımın arasından incecik bir rüzgar esti. Ürperdim. “Hepsine” dedim. Yutkundum. Alelade bir soru değil de doğru yanıtlamam gereken bir sınavın suali gibiydi dervişin sorusu. Telaşlı ve tedirgindim. “Hepsi” der demez pişman oldum bu sebeple. Kendi içimde tartmaya başladım. Aldım, sattım bir yere koyamadım kendimdekileri. Kendiliklerimi. Derviş gülümsedi. “Sürüye bakmam gerekiyor” diyerek doğruldu. “Ya ben?” dedim umutsuzca. “Sen de suya bak” dedi. “Suyun içinden kendine bak.”
Hiç gelmemiş gibi gittiğinde hava kararmış, güzel bir ay belirmişti gökyüzünde. Suya eğildim. Karanlıkta dalgalanan gözlerimi gördüm. Sonra gözlerimin içini. Gözbebeklerimi saran hareyi, onun ardındaki bakışları, sözleri, kahkahaları ve ağlamaları, hayattaki her şeyimi ve hiçbir şeyimi. Kendi içimde düşmeye başladım. Kendi içime düşmeye başladım. Bitimsiz bir kuyuda düşerken, başım dönerken ve yuvarlana yuvarlana savrulurken harflere, kelimelere ve isimlere çarpıyordum. Çarptıkça hızım artıyor, büyük bir çakılmayla paramparça olacağımı anlıyordum.
Ter içinde kalmışken babamın, annemin, arkadaşlarımın, eşimin, evlatlarımın, arabamın, evimin ve hayatta sahip olduğum her şeyin ismi geçiyordu önümden. Hangisine elimi uzatsam parçalanıyor, yere çarpan bir kristal gibi un ufak oluyordu. Tutunduklarımın da hiç oluşuyla büyük bir pişmanlık kapladı içimi. Artık çakılmam an meselesiydi. Bu hisle ağlamaya başladım. Bütün hayatım, hedeflerim, ideallerim ve onları puta çeviren kalbim için. Kalbimden hepsini atmak istiyordum. Hiç olmazsa bunu yapmak istiyordum. Eğildim. Kendi içimde bir spiral gibi döne döne kalbime ulaştım. İçinde put kıldığım her şeyi kovaladım. Derken kürek kemiklerimde bir sızı duydum. Çakılmadım. Yüklerimi attıkça daha yukarı, hayatıma giren her şeyi ve herkesi kendime yük kılan benliğimi attıkça en yukarı. Derinden bir ah ettim. “Ya Rabbi, ben pişmanım” dedim. Kanatlanmıştım. Düşerken çıkmıştım. Buna tutundum. Her düşüşümde yeniden, o tövbenin kollarına tutundum. Gözlerimi açtım. Bir suyun kıyısındaydım. Su, su gibiydi; hava, hava gibi. Bulutlar buluta benziyordu. Ben hafiflemiştim. Suya eğildim. Artık daha çok insana benziyordum.