Modern dünyanın bizlere biçtiği en temel rol olan tüketim, günümüzde bambaşka bir boyut almış durumda. Artık öyle hızlı bir tüketim halindeyiz ki her an yeni bir trendle karşı karşıya kalıyoruz. Yeni telefon, yeni televizyon, yeni şarkılar, yeni akımlar… İnsan algısını manipüle eden tüketim kültüründe her şey bir “ihtiyaca” dönüşüyor ve neticede tükete tükete tükenmeye başlıyoruz. Pergelinin sabit ayağı kayan insan “neden” sorusunu sormaya bile vakit bulamıyor. Buna mukabil oluşan manevi boşluklar ise yine “meta” ile doldurulmaya çalışılıyor. İnsan elindeki eşya nispetinde kendine değer biçmeye başlıyor. “Buna ihtiyacım var mı?” sorusuyla çoktan vedalaşmışken minimalizm marifetiyle bu soru yeniden karşımıza çıkıyor.
Kapitalizmin çalışma-alışveriş-borçlanma sistemine bir eleştiri olarak 1960’larda Amerika’da ortaya çıkan ve son yıllarda yeniden revaç bulan minimalizm akımı yalnız eşyada değil, sanatta ve müzikte dahi sadeliği, nesnelliği ön plana çıkarıyor. Minimalizm, temel olarak eşyada bir işlev arıyor; açıklaması olmayan her şeyi fazlalık olarak görüp tabiri caizse bu fazlalıklardan “arınarak” mutluluğu yakalayacağımızı vaad ediyor.
Minimalizm Pazarında İşler Tıkırında
Uzaktan bakıldığında kapitalizme karşı etkin bir tepki gibi görünen minimalizm, maalesef kapitalizmin ağına takılmış durumda. Özellikle sosyal medyada minimalist dekorasyon adı altında yeni bir pazarın karşımıza çıktığını görüyoruz. Minimal bir yaşam için sahip olduklarını elden çıkaran insanlar, bu kez sadeleşmek için tüketmeye başlıyor. Fikir ve eylem arasındaki ilişkinin kopukluğu, modern yaşamın tezahürü olarak burada da kendini gösteriyor. Minimalist yaşam, sosyal medya gibi popüler kültür üretiminin gerçekleştiği alanlarda bir anlayıştan çok stil olarak sunulduğundan, insanlar bu akıma uymak için pahalı markaların sade tasarımlı ürünlerini, gönderilere eklenen alışveriş linklerindeki eşyaları satın almak gibi yeni tüketim hedefleri ediniyor. Böylece tüketme fiili bir devridaim halinde devam ediyor.
Minimalizmin tüketim eyleminden çıkıp gerçek bir hayat tarzına dönüşmesi ise başka bir kopuşa işaret ediyor. Bireyselleşen insan minimalist yaşam tarzıyla aslında hayatında diğerlerine yer açmayacağını da peşinen ilan etmiş oluyor. Salonunda aynı anda dört kişinin oturabileceği kadar sade bir dekorasyon belirleyen kişi, evinde büyük bir aile buluşmasının gerçekleşme ihtimalini de aslında yok ediyor.
İktisat, Şükür, Kanaat
İnsan değerini tebarüz ettiren unsur elindeki eşya değil ahlakıdır. Müslümanın her işinde bir ahlak olduğu gibi tüketmesinde de ahlak vardır. Öyledir ki insan ne ifrata giderek kapitalizmin sonsuz tüketim çarkına takılır, ne de tefritle her şeyden elini eteğini çekip miskin bir hayata çekilir. Ne eşyayı tüketmeye, ne de eşyanın onu tüketmesine müsaade eder, her şeyi yerli yerine koyarak itidal ile yaşar. Peki bu itidal nedir, kavramlar üzerinden açıklığa kavuşturalım.
İktisat: İktisat, İslam’da tüketici davranış modelidir. Her şeyde orta yolu tutmak, lüzumundan az veya fazla sarfiyattan kaçınmak demektir. Bu modelin özü “Yiyiniz içiniz, israf etmeyiniz” (Araf, 31) ayet-i kerimesine dayanır.
Şükür: İnsan elinde olan her nimet için Rabbine şükreder. Şükreden insan ona verilen nimetleri ihtiyacı ölçüsünde, itidal ile kullanır. “Şükrederseniz elbette size nimetimi arttırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 7)
Kanaat: Doyumsuzluk, hırs ve açgözlülükten uzak olma; helal ile yetinip haramı istememe, sebeplere riayet ettikten sonra ilahi takdire rıza göstermedir. “Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.” (Müslim, Zekat 125; Tirmizi, Zühd 35)
Bu kavramları şiar edinen insan, eşyanın tasallutundan sıyrılıp ve eşyaya tasarrufta bulunmaya başlar. Eşyada, maddede, ilimde, sanatta Esma’yı, özü görmeye başlayıp hakikate yaklaşır. Onu tüketici diye tanımlayan piyasanın elinden kurtulup “eşref-i mahlukat” kimliğinin peşine düşebilir.
