Öldüren Eğlence

Amerikalı yazar ve eleştirmen Neil Postman, Türkçeye “Televizyon: Öldüren Eğlence” ismiyle çevrilen kitabında televizyondaki anadilin eğlence olduğunu aktarıyor ve ekliyor: “Neyin gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yok. Önemli olan bizim eğlenmemiz ve ekrandakilerden haz almamız.”

Herkes gibi benim de çocukluğumdan hatırımda kalan pek çok şey var. İlkokula başladığım ilk gün, annemin sabahın erken saatlerinde sobanın fırınında pişirdiği çöreğin kokusu, babamın işe geliş gidişleri, birlikte kıldığımız namazlar… Fakat her şey bütün berraklığıyla akılda kalmıyor. Çünkü zaman hızla ilerliyor ve peş peşe meydana gelen başka olaylar muhtemelen kendilerinden öncekileri siliyor ya da gerilere bir yerlere itiyor.

Yine de aradan geçen onca yıla, bütün yaşanmışlıklara rağmen maziye dair unutamadığım, hafızama kazınan bir şey var: Neresi olduğunu şimdi hatırlamadığım bir yerde, muhtemelen bir dükkânda tablo yapılıp duvara asılmış bir şiir. Epey araştırmama rağmen şairini bugün bile bulamadığım o şiir, otuz yıl kadar önce şimdi hepimizin muzdarip olduğu meselelerden birini öyle vurucu, öyle yalın özetlemişti ki, kırklara merdiven dayadığım şimdilerde bile sanki daha dün okumuşum gibi hafızamda duruyor.

“Benim adım televizyon”

90’lı yıllar, özel kanalların art arda hayatımıza girmeye ve yurdum insanını kendi evinde esir almaya başladığı yıllardı. Bu kanallar her yaştan ve ilgiden insana hitap edecek programlar yayınlıyordu. Çocuklar alelacele ödevlerini bitirip çizgi film izlemeye, babalar işten döndüklerinde TRT’nin donuk haber bültenlerine inat bol yorumlu, aralarına magazin serpiştirilmiş haber bültenlerini takibe koyuluyordu. Ailece oturulup uyuyana kadar diziler, her biri küçük çaplı şoklar yaşatan tartışma programları izlenirdi. Pazar günleri sinema saatleri, akşamında da maç özetleri vardı.

Kısaca televizyon, günün istisnasız her saatinde karşısına geçebileceğimiz renkli bir oyalanma kutusu oturmuştu. İşte toplumumuz için baş aktörü televizyon olan yeni bir yaşam şeklinin doğduğu böyle bir dönemde gözüme ilişmiş, oturduğum yerden bir-iki okuyunca da ezberleyivermiştim “Benim Adım Televizyon” şiirini. Şöyleydi:

“Ben var isem olmaz sohbet
O semte uğramaz rahmet
Kin, ihtiras, fitne, dehşet
Benim adım televizyon.

Mana kayboldu tozumda
Kalpler kavruldu tuzumda
Dünya benim omzumda
Benim adım televizyon.”

İzlediğim her şeyden etkilendiğim o dönemde ekrandaki bazı programlar beni rahatsız etse de şiirde söylendiği kadar vahim bir durum olduğunu düşünmüyordum açıkçası. Biraz şair abartısı gibi gelirdi. Ancak, şimdi yıllar sonra, yirmi dört saat yanımızdan ayırmadığımız küçük ekranların yol açtığı dönüşüm ortaya çıkınca, kendi kendime “şair haklıymış” diyorum.

Başarılı bir toplum mühendisliği

Çoğu okuyucumuz hatırlar ama hafıza tazelemek bakımından 90’lı yıllardan buraya nasıl geldiğimizi özetleyelim:

2000’lerle birlikte özel kanalların sayısındaki artış, program seçeneklerinde de adeta patlamaya yol açtı. Bir kanaldaki beğendiğiniz program bittiğinde bir başkasında yine ilginizi çekecek benzerleri başlıyor ve biz bazen saatlerce seyrettiğimiz görüntülerin aynısı tekrar izleme ihtiyacı hissediyorduk. Uzaktan kumandalar “zapping” yapma özgürlüğümüzü sınırsız hale getirmişti. Medya gruplarının kendi içerisindeki rekabet, rayting kavramını gündemimize yerleştirdi.

O dönemde neredeyse bütün kanallar daha fazla rayting için hiçbir ahlâkî hassasiyet gözetmeden yayın yapmakta, şiddeti sıradanlaştırmaya neden olacak dizileri, filmleri yayınlamakta sakınca görmediler. Ekranlarda silahlar patlamaya, kanunsuz eylemler meşrulaştırılmaya başlandı. Saat 21’den sonra “show” kelimesi bulunan bazı programlarla şöhretli ve medyatik insanların bizlere göre oldukça sıra dışı hayatları ekranlara taşındı. Haber bültenlerindeki ceset görüntüleri, adı anıldığı zaman bile ürpermemiz gereken ölümü sıradan bir hadise haline getirdi. Müzik kanallarındaki klipler, toplumun değerleriyle adeta alay eden sözleri ve görüntüleri ezberletti. Çizgi filmlerin içerisine gizlenmiş bilinçaltı mesajlar çocukların zihin dünyalarını dönüştürdü.

Bütün bunları “toplum mühendisliği” olarak tanımlamak sanırım yerinde olacak. Çünkü televizyon aracılığıyla ahlâkî değerlerinden siyasî düşüncelere, inançtan kültürel hayata, yaşam tarzına kadar yeni bir insan modeli ve toplum inşa edildi.

Vitrinde en çürükler

Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında devlet, hukuk düzeni ve toplum maslahatı odaklı düzenlemeler yapmaya çalışsa da gelinen noktada iş artık kontrolden çıkmış durumda. Kitleler tarafından iştahla tüketilir hale gelmiş bu düzene artık nasıl müdahale edilebilir? Halen günün büyük bölümünde pek çok kanalda bulunan kadın programları, aklımızın ucundan geçirmeyi bile düşünemeyeceğimiz olayları üzerimize boca ediyor. Programların muhtevası bir yana sadece herkesin bir ağızdan kullandığı “nevrotik ses” yani sinir sesi izleyenlerin psikolojilerini altüst etmeye yetiyor. Bu yapımlarda vitrine çıkartılan “bu kadar da olmaz” diyeceğimiz türden ahlâksızlıklar biz farkında olmadan bir süre sonra normalleşiyor. Ürperticiliğini yitiriyor.

Her toplumun olduğu gibi toplumumuzun da ne yazık ki taşıdığı karanlık ve çirkin bir yüzü var. O bayağılıkları ekranları başında kilitlenmiş şekilde izleyenlerden bazıları, bir süre sonra o programların konusu oluyor. İnsanın kanını donduracak cürümleri işleyenler, canlı yayınlara çıkarak pervasızca neyi nasıl yaptığını anlatıyor. Savcıların peşine düşmesi, hakimlerin çözmesi gereken hadiseler, izlenme kaygısı dışında herhangi bir amaç taşımadan günlerce tartışılıyor. Çatışma ve şiddet sahneleri, çete savaşları, cinayetler ve hukuksuzluklar kahramanlık gibi aktarılıyor. Dahası ücretini ödeyen herkes, genel izleyici kitlesine yönelik kanallarda gösterilemeyen içeriklere, dijital platformlarda istediği zaman ulaşabiliyor.

Bırakacağımız miras

Amerikalı yazar ve eleştirmen Neil Postman, Türkçeye “Televizyon: Öldüren Eğlence” ismiyle çevrilen kitabında televizyondaki anadilin eğlence olduğunu aktarıyor ve ekliyor: “Neyin gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yok. Önemli olan bizim eğlenmemiz ve ekrandakilerden haz almamız.”

Amacı, izleyicileri düşünmeye sevketmek değil, izlenmek olan; günden güne zihinlerimizi ve kalplerimizi daha yoğun şekilde dönüştüren şu dikdörtgen cihazın işgalinden kurtulmak için yapılacak fazla şey yok; bir tek şey var. Eve hiç sokmamak!

“Yerine kitap okunmalı” gibi üstten bir tavsiye verecek değilim. Olabilse ne iyi olur. Bilmediklerimizi öğretecek, ruhumuzu dinlendirecek kitaplar okumak elbette en ideali. Fakat bir düşünelim: Eskiden, ekranlar yokken yine bizim gibi pek kitap okumayanlar ne yapıyordu? Biliyorsunuz ama hatırlatalım. İnsan insanla vakit geçiriyordu. Şimdi ekranlar bizi birbirimizden uzaklaştırdı, bizi insansızlaştırdı.

Televizyon başta olmak üzere bu ekran esaretine son vermezsek, görmenin inanmaya eşdeğer sayıldığı bu çağda, bizden sonraki nesillere miras olarak izlediğimiz kurguları doğru zannetmenin vebalini bırakırız.

Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ

© 2022 Dini Sorular ve Cevaplar - WordPress Theme Tarafından WPEnjoy