İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Bir Sualin Cevabı

Bir Sualin Cevabı

    Mekke dönemindeki sosyal hayatın bozulmasından rahatsız olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin toplumdan belli bir uzaklaşma hâli yaşayıp arayış içinde olmasına karşın, Mekke’de risalet öncesi dönemde Hıristiyanlığı öğrenebileceği güvenilir bir kimse veya müessese bulunmamaktadır. Bu durum, farklı bir açıdan bakıldığında, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem risâlete hazırlandığı yönündeki yerleşik oryantalist iddiaya verilebilecek en güçlü cevaplardan birini sunmaktadır.

    İngiliz müsteşrik W. Montgomery Watt’a göre, yaşadığı toplumun dinî ve itikâdî çizgisini tasvip etmeyen birisinin yapacağı, yapması gereken en makul şey, semavî kaynaklı dinlerden birinin müntesibi olmaktır. Mekke’de Yahudi ahâlinin olmadığı malumdur. Bu beldede ancak hıristiyanların varlığından bahsedilebilir. Bu takdirde Watt’a göre Resûl-i Ekrem’den beklenecek şey hıristiyan olması yahud en azından, toplumun putperest itikâdından uzaklaşırken bölgede onu reddeden hıristiyanlığı yakından tanımaya çalışmasıydı. Fakat Watt’ın da kabul ettiği üzere, Resûl-i Ekrem’in hıristiyanlıkla yakından ilgilendiğini, bu dini öğrenmeye çalıştığını gösterir bir kayıt veya nakil yoktur. Peki, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem gerçekten hıristiyanlıkla neden alakadar olmamıştır?

    Eserdeki ifadelerinin devamında Watt, “İslam Peygamberi’nin Varaka gibi hıristiyanlarla konuşmak suretiyle olabildiğince çok şeyi öğrenmeye çalışmadığını farz etmek için hiçbir sebep yoktur” der. Dolayısıyla ona göre, Hz. Peygamber’in beldedeki hıristiyanlardan azamî surette beslendiğini söylemek gerçekçidir.

    Bizce Watt’ın yönelttiği sualin sağlıklı cevaplanabilmesi için evvela, “Mekke’de hıristiyanlığı öğrenme imkânının ne derecede olduğu” sualini dikkatle cevaplamak gerekir. Muasır çalışmaların sunduğu bilgiler ve hâkim kabul dikkate alındığında, Resûl-i Ekrem öncesi ve döneminde bölgede bulunan hıristiyanlar, Konsül tarafından kabul edilen hıristiyanlığın resmî tercihlerine iştirak etmeyen yönelimlerdir. Bunlar, varlıklarını devam ettirebilmek için devlet kontrolünden uzakta mesken tutmuşlardır.

    Varaka bin Nevfel

    Mekke’de hıristiyanlık denince akla gelen ilk isim şüphesiz ki Varaka b. Nevfel’dir. Hz. Hatice’nin amca oğlu olan, ilk vahiy tecrübesinin akabinde Hz. Hatice’nin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi kendisine götürmesi hasebiyle tanınan bir şahsiyet hâline gelen Varaka’nın hayatı hakkındaki malumatımız son derece kısıtlıdır. Risalet öncesi dönemle ilgili birkaç cümlelik bilgi dışında Varaka hakkında kıymete şayan bir malumata erişmek imkansızdır.

    Varaka’nın hıristiyan olduğu kaynaklarda zikredilmekle birlikte, dinî bilgi boyutu da tıpkı hayatı gibi boşluklarla doludur. İncil’i okuduğu, Arapça ve İbrânîce/Süryânîce yazdığına dair birkaç nakil, kendisine ve hıristiyanlık bilgisine dair eldeki en önemli malzemedir. Bu nakiller şunu düşündürür: Varaka, hıristiyanlığın Arap yarımadadaki merkezlerinden birinde belli bir dönem bulunmuş ve dinî bilgisini en azından bir süre burada tedris etmiştir. Bu yönde bazı nakiller de mevcuttur. Kendisinin, Hz. İbrahim’in dinini öğrenmek, ihyâ etmek için civar beldelere seyahat ettiği rivayet edilir. Fakat bu süre ne kadardır, Mekke’ye ne zaman dönmüştür, Resûl-i Ekrem’le henüz Hz. Hatice onları buluşturmadan evvel görüşme imkânı olmuş mudur gibi suallerin cevapları hep boşluktadır.

    Varaka b. Nevfel’in İncil okuduğuna dair atıflar olmakla beraber onun İncil bilgisi hakkında da ciddi bir netlik yoktur. Pek çok araştırmacıya göre Varaka’nın elinde Yeni Ahit’in ancak cüz’î bir kısmı olabilir. Onun Nâsranî olduğu yönündeki kuvvetli ihtimal esas alındığında ise, elindeki cüz’î kısmın Nasârâ’nın itibar ettiği Matta İncil’i olduğu söylenebilir. Neticede Varaka b. Nevfel’in hıristiyanlık konusunda ciddi bir bilgi aktarabilecek bir âlim olarak anılması, tüm İncillerin Arapçalarına sahip olduğunun iddia edilmesi imkânsızdır. Kaynaklarda yer bulan ve Varaka’yı hıristiyan din bilgini olarak takdim eden söylemlerin, hıristiyanlığı tanımayan ümmî ağırlıklı bir toplumda Varaka’nın sahip olduğu az bilginin çok sanılmasından, onun derinliğini ve yetkinliğini tartacak kimsenin bulunmamasından neşet eden mübalağalı bir takdim gibi görünmektedir. Dolayısıyla bu hâliyle onun Resûl-i Ekrem’e yahud esaslı bir arayışta olan herhangi kimseye dinî mânâda tesir edebileceği düşüncesi gerçekçi değildir. Eğer ileri yaşlarda olduğunu bildiğimiz Varaka’nın böylesi bir tesir gücü ve donanımı olsaydı, o takdirde Mekke’de hıristiyan nüfusun artışına mutlaka katkısı olması gerekirdi. Hâlbuki Varaka’dan bahseden hiçbir eserde, onun böyle bir yöneliminden, tesirinden, davetinden, müşrikler arasından bazı kimseleri hıristiyan ettiğinden bahsedilmez. Bu durum, Varaka’nın hıristiyanlığa vukuf ve onu temsil gücü ile ilgili değerlendirmemizi farklı açıdan tasdik eden bir delildir.

    İncil ve Tercümeleri

    Varaka’nın sahip olduğu iddia edilen İncil’den evvel Mekke’de yahud civar bölgede İncil’in Arapça nüshasının bulunduğuna dair emare yok gibidir. Yalnız 520 tarihine yakın bir aralıkta, Habeşistan necâşîsine yanmış bir İncil gösterildiğine dair kayıt bilinmektedir. Fakat bu nüshanın Arapça mı, Habeşçe mi yoksa başka bir dilde mi olduğunu tespit etmek şimdilik mümkün değildir. Bazı kaynaklarda yer alan bir nakle göre, Câbir ve Yâsir isimli iki kişi Mekke’de zaman zaman yüksek sesle Habeşçe İncil ve Tevrat okurmuş. Hatta Resûl-i Ekrem bir defasında durup bunları bir müddet dinlemiştir. Zaten Varaka’nın elindeki kısmî İncil’in de Arapça olup olmadığı meçhuldür.

    İncil’in, bölgedeki varlığından emin olduğumuz en eski Arapça tercümesi, Amr b. Âs yahud Saîd b. Âmir’in talebiyle Patrik Yohannan (ö. 27/648) tarafından yapılmıştır ve Resûl-i Ekrem’den sonradır. Konuyla alakalı çalışmalara göre bölgede, İncil adıyla anılsa dahi aslında o tarihlerde ancak Arapça bir kısım dualar ve cüz’î tercümeler ile apokrif addedilen metinler olabilir. Dolayısıyla Mekke’de bazı hıristiyanların varlığı inkâr olunamasa bile, ciddi derecede kitabî bilgiye sahip bir hıristiyanın varlığından, hıristiyanlığın bütün külliyatını elinde bulunduran ve bunlara vâkıf kimselerden bahsedilememektedir. Bu durum onların hıristiyanlık bilgilerinin çok sınırlı, doğru bilgiye muttali olma imkânlarının son derece kısıtlı olduğunu göstermektedir. Bölgedeki hıristiyanların ekseriyetle keşişlerden oluşması, onların ilmî yönlerinden ziyâde şifahî bilgiyle donanmış zâhid kimliklerini gösteren bir diğer karinedir.

    Belki Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sınırlı bilgilerine rağmen bu kimselerle görüşmüş, onlara hangi inanca sahip olduklarını sorup, inançlarını kendi dillerinden dinlemiş olabilir. Çünkü Hz. Peygamber’in risâlet öncesinde belli bir buhran ve arayış içinde olduğuna dair açık deliller vardır. Nitekim “[Allah] seni yol bilmez [fakat yol arar hâlde] iken bulup yola iletmedi mi?” (Duhâ, 7) meâlindeki âyet de bu hakikatin Kur’ânî bir işareti addedilebilir.

    Oryantalist İddiaya Cevap

    Ortaya çıkan tüm bu parçaların bizlere bir bütün olarak sunduğu manzara, Mekke dönemindeki sosyal hayatın bozulmasından rahatsız olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin toplumdan belli bir uzaklaşma hâli yaşayıp arayış içinde olmasına karşın, Mekke’de risalet öncesi dönemde hıristiyanlığı öğrenebileceği güvenilir bir kimsenin veya müessesenin bulunmadığıdır. Bu durum, farklı bir açıdan bakıldığında, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem risâlete hazırlandığı yönündeki yerleşik oryantalist iddiaya verilebilecek en güçlü cevaplardan birini sunmaktadır.