İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Dost Dosta “Kalk Gidelim” Dediğinde

Dost Dosta “Kalk Gidelim” Dediğinde

    Tasavvuf kaynaklarımızda birbirlerine bu derece yakınlaşmış iki dosttan birinin diğerine “Kalk gidelim!” dediğinde, muhatabın “Nereye?” diye sorması, bir güvensizlik izharı olduğu için dostluk adabına uygun bulunmamıştır.

    Tasavvuf klasiklerimizin neredeyse tamamında, seyahatten konaklama ve misafir ağırlamaya, yeme içmeden giyim kuşama kadar hemen her konuda nasıl davranılacağına, hangi ölçülere uyulacağına dair “âdâb” bahisleri vardır. Çoğu zaman müstakil başlıklar altında ele alınan bu bahislerden biri de “sohbet âdâbı”dır. Sohbet, “dostluk, yakınlık, ülfet yahut ünsiyet” demektir. Sahip ve sahabe kelimeleri de aynı kökten gelir. Bizim bugün sohbete yüklediğimiz “muhabbet, hasbihal, karşılıklı tekellüfsüz konuşma” anlamları sohbetin kendisi değil, husulüne imkan verdiği şeylerdir. Zira bir insanla dost olup yakınlaşmayınca konuşamaz, yüz yüze mülaki olmayınca halleşemezsiniz. Birini, onunla temas kurmadan tanıyamaz, tanıyamayınca da sevemezsiniz.

    Dolayısıyla tasavvuf klasiklerindeki sohbet âdâbı başlığı altında kimlerle nasıl bir dostluk kurulacağı; dostluğun maksadı, usul ve esasları, özellikle ihvanın birbirleriyle ve mürşitleriyle münasebeti çerçevesinde, büyük sufilerin sözleri veya halleri üzerinden anlatılır. Dostluk yahut muaşeret kuralları diyebileceğimiz bu edepler sadece tasavvuf ehline münhasır değildir. Nakşibendiyye gibi sohbeti, yani topluma karışmayı, başkalarıyla ünsiyeti, bütün müminlerle kardeşlik hukukuna bağlı bir dostluğu esas alan tarikatlarda, dervişânın örnekliğiyle toplumun tamamına yayılır. Birbirlerinin kurdu olmaya aday insanları birbirlerinin yurdu yaparak “şu cihan cehennemini sekiz uçmağ (cennet)” kılar böylece.

    Tasavvuf terbiyesinin telkin ettiği dostluğun temelinde bütün yaratılmışlara Yaradan’dan ötürü duyulan muhabbet vardır. Bu muhabbet büyüklere karşı hürmet ve hizmet, küçüklere karşı şefkat ve onları himaye, akranlar arasında ise dayanışma tarzında tezahür eden genel bir dostluk tavrını gerektirir. Böyle bir dostluk yahut ülfet, imanın da iktizasıdır. Hadis-i şerifte, “Mümin, başkalarıyla ülfet eden (yakınlaşıp kaynaşarak hoşça geçinen) ve kendisiyle ülfet edilen kişidir. İnsanlarla dostluk kurmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayan kimsede hayır yoktur.” buyurulmuştur.

    Dostluk Adabı

    Bu genel tavrın da fevkinde daha özel, daha derinlikli, daha teklifsiz yakınlıklar vardır ki dostluk denince ekseriya bu tür yakınlıklar kastedilir. Hemcins akranlar arasında kurulan dostluklar bunlardan biridir. Çoğu zaman meşrep benzerliğinin, yoldaşlığın yahut istikamet beraberliğinin sevkiyle başlar ve taraflar birbirini tanıdıkça güçlenip derinleşir. Arapçada karşılıklı muhabbete, samimiyete, diğerkamlığa, tereddütsüz bir güven ve sadakate dayalı böyle hasbî dostlukların zirvesine “hulle”; böyle dost veya arkadaşlara ise “halîl” denir. Halil, arkadaşlar arasında en çok sevilendir ve birbirlerinin halili olanlar ezelden dostturlar. Sohbetlerindeki safvet, ruhlar alemindeki tanışıklığın yansımasıdır. Onlar, “Ruhlar bölük bölüktür ve Âlem-i Ervah’ta birbirini tanıyıp sevenler, bu dünyada da birbirlerini tanıdıklarında çabucak kaynaşırlar.” hadis-i şerifi fehvasınca birer ruh ikizi yahut bedenleri ayrı tek bir şahıs gibidirler.

    Tasavvuf kaynaklarımızda birbirlerine bu derece yakınlaşmış iki dosttan birinin diğerine “Kalk gidelim!” dediğinde, muhatabın “Nereye?” diye sorması, bir güvensizlik izharı olduğu için dostluk âdâbına uygun bulunmamıştır. Yahut tek bir şahıs gibi olmaları hasebiyle, bir aradayken kendilerine ait nesneler üzerinde bile, mesela “benim arabam, benim param” tarzında mülkiyet iddiası taşıyan ifadeler kullanmaları âdâpsızlık kabul edilmiştir. Dostun ihtiyacını o söylemeden anlamamak, onu açıkça istemeye mecbur bırakmak da ruh veya gönül beraberliğinin tesis edilemediğine delalet olmakla dostluk edebine aykırı görülmüştür.

    Hasıl-ı kelam, dostluk âdâbı denen bu ve benzeri inceliklerin tamamı, gerçek dostluğun duygu zeminini teşkil eden sevgi, güven, sadakat ve diğergamlığın sıhhat ve samimiyetinin tezahüründen ibarettir. Bu çerçevede, dosta karşı içi dışı bir olmak, hainlik ve ikiyüzlülük yapmamak, rahatsızlık veren bir resmiyetten kaçınmak, dünyalık çıkar beklentisine girmemek, samimiyet iktizası edepler cümlesinden sayılmıştır. Dosta yük olmamak, kibar ve hoşgörülü davranmak, vefa göstermek, onu sıkıntıya sokmamak, gerektiğinde tatlı dille uyarmak, küçümsememek, en küçük sürçmesinde kınayıp dışlamamak, onun ufak tefek kusurlarını görmezden gelmek, muhabbetin zaruri kıldığı edeplerdendir.

    Dostun hal ve hareketlerini sürekli eleştirmek, özeline dair sorular sormak, uyarıları karşısında alınganlık göstermek, teklif ve tavsiyelerine muhalefet etmek güvensizlik alametidir. Dostu arayıp sormamak, hakkında yapılan gıybet yahut dedikodulara şahit olunduğunda susmak, sırrını saklamamak, sadakatsizliğe delalettir. İhtiyaç duyduğunda dostun yardımına ve hizmetine koşmamak, gerektiği zaman imkanlarını onunla paylaşmamak, onu kendine tercih etmemek de diğergamlığın yokluğuna işaret olması hasebiyle dostluk âdâbıyla bağdaşmayan hallerdendir.

    “Kişi Dostunun Dini Üzeredir”

    Sözünü ettiğimiz bütün bu edepler özel dairedeki her derece dostluk ilişkisinde geçerlidir. Bizim konuyu hulle mertebesindeki ideal bir dostluk bağlamında ele almamız, dostluk âdâbının başka bir boyutunu, kimlerle özellikle de ileri seviyede bir dostluk kurulacağını belirleyen esaslarını hatırlatmak içindir. Zira ünsiyet edilen herkesle kayıtsız şartsız itimat ve bağlılıkla dost olunamayacağı, bunun seçicilik gerektireceği aşikardır. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifte Türkçeye “dost” diye aktarılan kelimenin aslı “halil”, yani “en çok sevilen dost”tur. Böyle bir sevgi her konuda olduğu gibi dinî anlayış ve tutum konusunda da kişiyi sevilene benzetecektir. Ol sebepten bir vesileyle herhangi birisine duyulan yakınlığın ilerletilip dostluğa dönüştürülmesi için belli ölçüler konulmuştur. Bunların başında, kendisiyle dostluk edilecek kişinin müslüman, akıllı ve ahlâklı olması gelir. Alenen günah işlemekte ısrarcı olup bundan pişmanlık duymayan fasıklarla, dünyalığa karşı hırslı olanlarla; bencil, cimri, korkak, iffetsiz, yalancı, kibirli ve riyakârlarla dostluk kurulmaması da bu ölçüler arasındadır.

    Eskiler, kendisiyle dost olunacak kişiyi tanımak için, onunla yolculuk etmeyi, aynı sofrada yemek yemeyi yahut alışveriş yapmayı öğütlemişlerdir. Çünkü kişinin geçimsizlik, bencillik, açgözlülük, çıkarcılık gibi olumsuz vasıfları bir nevi karakter testi olan bu tür tecrübelerde ortaya çıkmaktadır. Yine de böyleleriyle irtibatı büsbütün kesmemek ama araya belli bir mesafe koymak tavsiye edilmiştir.

    Âdâbına riayet edilmeyen dostluklar, öyle adlandırılsa da dostluk değildir. Saf ve samimi bir muhabbete dayanmayan, dünyalık çıkarlara bağlı yakınlıklara dostluk da denemez. Arkadaşlık da olamazlar. Gerçi modernitenin yaygınlaştırdığı bireyci, narsist, hesapçı, çıkarcı anlayışın akrabalık ve komşuluk gibi dostluk yahut arkadaşlık ilişkilerini de tahrip ettiği, teknolojisi ile sanallaştırarak içini boşalttığı doğru. “Nerde o eski, gerçek dostluklar” yakınmaları giderek çoğalıyor. Fakat bu tespit veya yakınmaların bizi samimi, hasbî bir dostluğun artık mümkün olamayacağına inandırıp edilgen kılması kabul edilemez.

    Bir problemi teşhisimizdeki isabet o probleme katlanmamızı, teslim olmamızı değil; direnip çözüm aramamızı gerektirir. Müslüman için âdâbına riayetle taçlanan güzel dostluklar her zaman ve zeminde mümkündür. Çünkü müslüman, İslâm’ın onaylamadığı değişim, dönüşüm ve anlayışlara değil İslâm’a teslim olandır.