İçeriğe geç
Ana sayfa » Blog » Seyda Kime Denir? Seydaların Özellikleri Nedir?

Seyda Kime Denir? Seydaların Özellikleri Nedir?

    Taşköprüzade Ahmed Efendi hazretleri, Osmanlı’nın alimlerini anlatmak için yazdığı Şakaiku’n-Numaniyye adlı eserinde Orhan Gazi devrinden şöyle bir hatıra nakleder: Orhan Gazi, bir gün Bilecik’teki medreseye gelir. O zaman baş müderris Ali el-Esved hazretleridir. Sultan onu ziyaret etmek ister ancak baş müderris odasında namaz kılmaktadır. Bir müddet kapıda bekler. Sonra çevresindeki talebelere “Biz de namaz kılmak dileriz” der. Talebeler içinde mertebe olarak önde olan Halil isimli biri imam olur, Sultan da cemaat olur, namaz kılarlar.

    Sultanın gelişinden haberi olan baş müderris Ali el-Esved hazretleri odasından çıkar ve sultanı “Ne hayırlı bir geliş sultanım!” diyerek karşılar, ona dua eder. Odaya geçip otururlar. Sohbet esnasında sultan şöyle der: “Halktan bazıları gelip bize şikayette bulunuyorlar. Mahkeme kurup hüküm vermemizi istiyorlar. Ancak biz her daim sefer üzereyiz, şer’i ilimlerden o derece bilgimiz de yok. Sizin şerefli hizmetinizde olup ilminizden istifade etmiş bir talebeyi, izninizle alıp gidelim. Bizimle beraber olsun, hüküm versin, kadılık yapsın.”

    Sultanın talebinden haberdar olan talebeler yalvarıp yakarmaya başlarlar, hepsi medresede kalmak isterler. Sultan, bu durumu öğrenince baş müderrise “Siz birini tayin edin, ben onu zorla alır giderim, halkın maslahatıdır” der. Ali el-Esved hazretleri, namazda sultana imamlık yapan Halil isimli talebeyi seçer ve onu zorla alıp giderler. Talebe, yolda giderken ilim tahsilinden uzak düşüyorum diye hüngür hüngür ağlamıştır. Halil isimli bu talebe, Osmanlı’nın ilk kazaskeri Çandarlı Halil hazretleridir. Önce Bilecik’e, sonra İznik fethedilince oraya, daha sonra Bursa fethedilince Bursa’ya kadı olur. Sultan Murad devrinde kazasker, beylerbeyi ve vezir olur. Soyundan gelenler, Osmanlı’ya asırlarca hizmet etmişlerdir.

    Taşköprüzade hazretlerinin anlattığı bu canlı manzarayı ve Çandarlı Halil hazretlerinin ağlamasını ancak medrese görmüş, hocasının gölgesinde gölgelenmiş, ilminin lezzetine varmış kimseler anlar. Asırlar geçse de bu değişmeyen bir duygudur.

    Çeyrek asır önce, henüz ilk gençlik çağımın başındayken, medresede ilk fark ettiğim şey seydalardı. Yani müderrisler. Aslında medresenin her şeyi farklıydı. Binası, talebeleri, kitapları, dersleri, usulü, her şeyi. Ama bütün bunlar içinde en öne çıkan seydaydı. Hatta diğer bütün unsurlar da seyda varsa değerliydi.

    Biz, seyda deyince rahmetli Sultan Muhammed Raşid hazretlerini biliyorduk. Allah sırlarını mukaddes kılsın. Meğer şeyhlere, alimlere, müderrislere de seyda denirmiş. Aslında hepsi müderristir, onlar da halka ve talebelere ders verirler. Seyyid Abdülhakim Elhüseyni hazretleri hem halkı irşad eder hem de her gün talebe okuturmuş. Daha önceki mürşid-i kamiller de öyle… Şeyh Ahmed-i Haznevi, Şeyh Muhammed Diyaüddin, Şeyh Fethullah Verkanisi ve diğerleri… Irak Süleymaniye’de Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin medresesini ziyaret etmiştik. Mübarek, irşada da bu medresede başlamış. Allah cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın.

    Tarihin hangi devrine bakarsanız, mürşid-i kamillerin hem halkı irşad ettiklerini, hem eserler yazdıklarını hem de müderrislik yaparak ilim öğrettiklerini görürsünüz. Kahire’de İmam Süyuti hazretleri böyledir. Hem eser yazar hem talebe okutur hem de tekkede halkı irşad eder. Sivas’taki Şemseddin Sivasi hazretleri de böyledir. Zile’den müderris olarak Sivas’a bütün ailesiyle vali tarafından davet edilmiştir. Hem eserler yazmış hem bir Halveti şeyhi olarak halkı irşad etmiş hem de müderris olarak talebe okutmuştur. Yani onlar da birer seydaydılar.

    Medresede ilk olarak rahmetli Seyda Molla Metin’i gördüm. Babam beni medreseye götürmüştü ama henüz kayıt yaptırmamıştık. İkindi ezanı okunurken cami avlusunun sağ tarafındaki kapı açıldı. Oradan siyah sakallı, sarıklı, cübbeli ve heybetli biri çıktı. Arkasında edeple ellerini bağlamış birkaç kişi vardı. Avluda yürüdükçe insanlar kenara geçip ellerini edeple bağlıyorlar, onun geçişini izliyorlardı.

    Tarih boyunca İslam beldelerinde, şehirlerinde böyle olmuş. Alimlere hürmet göstermişler, onlar gelince edeple ayağa kalkmışlar, yol vermişler, ardı sıra sükunetle yürümüşler. Koçi Bey’in Osmanlı sultanına sunduğu layihada böyle bir manzara anlatılır. Layihada, devletin yeniden azametini kazanması için eskiye dönmekten bahsedilir ve geçmiş asırlarda bir alim sokaktan, çarşıdan geçerken halkın nasıl edeple kenara çekildiği, el bağladığı anlatılır.

    Vakarıyla Talebeye Tesir Eder

    Medreseye başladığımda bunların hiçbirini bilmiyordum. Zaten bilmeye de gerek yok. Seyda varsa görüyor, öğreniyor, yaşıyorsunuz. Medreseye girmeden birkaç namaz vakti daha seydayı takip ettim. Medreseye girince başka seydaları da gördüm. Daha genç seydaları. Talebeler onların önünde de edeple duruyor, hürmet gösteriyorlardı. Derse gidince kitaplarını göğüslerine yapıştırıp ellerini bağlayarak peşi sıra gidiyor, seydalar otur demeden oturmuyorlardı. Bir çocuğa bunları öğretmek için telkine gerek yoktu. Her yeni talebe, eskilere bakarak aynısını uyguluyordu. Söze hacet yok, zaten her seyda vakarıyla, oturması kalkmasıyla, tebessümüyle talebeye tesir eder.

    Medrese şen bir mekandır. Talebeler şenliklidir. Ancak seyda geliyorsa birden susarlar, bir sükunet sarar dört bir yanı. Seyda namaza gelince vakarıyla gelir, seyda geçerken vakarıyla geçer. Medresede ilk hissettiğim, ilk yaşadığım buydu desem yanlış olmaz. Tarif edilmez belki ama yaşayanlar bilir.

    Medresenin kandili seydadır. Müderris varsa ders işlenir, kitabın anahtarı odur. İlmin kapısı o. Bir medresenin binası ne kadar güzel olursa olsun, müderrisi yoksa ilim tohumları filiz vermez, kitaplar satırdan sadıra yerleşmez. Medrese seyda ile medresedir; kitap, seyda ile ilim okyanusu olur. Ders, seyda ile tatlanır. Talebe, ilim deryasına seydasıyla dalar. Seyda yoksa kocaman medreseler bomboş kalır, seyda varsa kırlardaki bir ağacın gölgesi bile medreseye döner. Seyda, talebenin neseben değil de ilmen babası sayılır. Eski alimler de hep böyle demişler. Nice büyük alim, hep hocalarıyla anılmış, onlara nispet edilmiş. Talebe, seydasına sorar, onunla istişare eder, ona benzemeye çalışır. İlim yolunda adım atmayı onun izlerini takip ederek öğrenir ve onunla yürür. Ne kadar büyüse, icazet alsa da seydasının önünde hep bir talebe, bir evlat olarak kalmaya devam eder.